19 Kasım 2020 Perşembe

Bir Çuval Elma

 



Geçen gün abim aradı. Köyden geliyormuş. "Aşşa in, arabada sana ait bir çuval var, teslim edeyim" dedi.

Çuval deyince aklıma ilk etapta "un çuvalı" geldi. Merdivenlerden aşağı seyirterek indim. Bir de ne göreyim, bizim çuval un çuvalı değil elma çuvalıymış. Sevincim bir kat daha arttı. Doğup büyüdüğüm toprakların meyvesi ayağıma gelmişti. (Abim sağolsun)

Malum covid günlerindeyiz, kısa bir hoşbeş, minnet, mihnet ve teşekkür dileklerimin ardından vedalaşıp, elma çuvalını omuzladığım gibi bu defa merdivenlerden uçarak çıktım eve.

Nedense elmayı, özellikle doğal yetişen elmayı çok severim. Üç gündür, akşam iş dönüşü çuvaldaki elmalarla hasbihal edip duruyorum. (Bu arada çuvalı yarıladım, affınıza sığınarak söyleyeyim.)

ANAMIN ELMASI
O elmanın fidanını rahmetli babam dikmişti. Meraklıydı çeşit çeşit meyve fidanı alıp dikmeye. Değirmen yanında, çay kenarındaki bahçesinde şeftaliden armuta, eriğe, cins cins ziraat elmalarından fındığa, incire kadar envai türde meyveliği vardı. Bir de tarla kenarında bir "cörtük" ağacımız vardı. (Hepsini sel aldı. Şimdi bahçe bile kalmadı.)

Bu elma ağacını da rahmetli anacığım için diktiğini söylerdi; "anaaz hasta, şekeri var diyabetli, ona tatlı olmayan bu elma "meyhoş / mayfoş" iyi gelir diye düşünmüştüm.” demişti.

Anacığım ne kadar yararlanabildi bilmiyorum ama mübarek ağaç, babamın öldüğü sene öyle bir meyveye durmuştu ki, üstteki dallar meyveleri çekememiş, hep yarılıp kırılmıştı. O yıl, cenaze merasimine katılan eş-dost ve akraba-i taallukat da dahil olmak üzere toplaya toplaya bitirememiş hatta kışın gittiğimizde dalda kalan meyveler dibine dökülmesine rağmen çalı ve otların arasında sapa sağlam ve dibdiri duruyorlardı. Tabi onları da toplayıp, çuvallara doldurup yararlanmıştık.

MEYVELİK
Köyde "meyvelik" diye adlandırılan alanlarımız vardı eskiden. Meyve ağaçları tarla kenarlarına da dikilse de meyvelik dediğimiz bu yerler genellikle evlerin etrafında olurdu. Makineleştikçe, taksi ve tarım aracı traktörlere yer açmak için tek tek kesildi bu koca koca ağaçlar; erikler, dutlar, ayvalar, armutlar... Evler dımdızlak ortada kaldı.

Eskiden köyümüzdeki meyve ağaçları "kocaman kocaman" olurdu. Baharda açan kırmızı-beyaz çiçekleri rüzgarda dökülürken içimizde, sanki "kar yağıyor" intibaı uyanıyordu. Şimdi bodur ağaçlar moda oldu. Eski koca ağaçlar ya kendiliğinden yıkıldı ya da kesilip odun yapıldı, "zopa"larda yakıldı.

Çiçekler meyveye döndüğündeyse ikinci bir şölen başlardı. Hastalıklı, kurtlu ham meyveler "patır patır" kendiliğinden dibine dökülürken çıkardıkları sesler içimizi gıdıklardı. Bu "döküntü"ler hayvanların nasibiydi. Sürekli değil de yaylımdan dönen hayvanlar kısa süreliğine meyveliğe salınır, kendilerine meyve ziyafeti çekerlerdi. (Gerçi, ağız yapısı elmaları ısırmaya müsait olmayan zavallıcıklar buna rağmen ağızları "salya köpük" içinde kalsa da yine onları büyük bir iştahla yemeye çalışırlardı.

Ha, bu arada biz çocuklar için de oyuncak malzemesi idi bu ham meyvelerin iriceleri. Oyuncak arabaları yapardık, iki tekerli, dört tekerli, direksiyonlu direksiyonsuz…

HASAT BAYRAMI
Güz gelip meyveler olgunlaştığında da bizim hasat bayramımız başlardı. Bir ağaçtan 4-5 çit elma toplar, öküz arabasıyla evin yanına taşırdık. Çeşitli türdeki tüm elmalar toplanıp harman edildikten sonra ev yanlarında bir hafta on gün, geceli gündüzlü sürecek bir faaliyet, "begmez etme günneri" başlardı. Oluklarda elma döverken çıkan "donk donk tok" sesleri tüm köye yayılırken herenilerde pişirilen  komposto tadında elmalar ve tavalarda kaynayan  pekmez kokuları tüm köyü sarardı.

Oluklarda dövülüp ezilerek kazanlarda pişirilip, işkenceden geçirilip, "telis çuval"larla suyu süzülüp, tavalarda kaynatılarak "nardek" dediğimiz pekmez elde edilirdi. Şimdi ki gibi fındık kreması yokken biz bu pekmezi "patıl" ekmeğinin üzerine sürüp sürüp yer, yer yer sürerdik. Değişik türdeki elmaların oluşturduğu bu yöresel lezzetin tarifi mümkün değildi.

TUTALIK
Elma ağacı "silkelenip tokunma" dan önce "tutalık" toplama işi olurdu. Büyükçe bir sepetle ağaca çıkılır, yeni filiz dal uçlarındaki iri, sağlıklı, olgun ve düzgün elmalar, ezilip çizilmeden nazikçe elle toplanır yine sarsmadan çarpmadan yere indirilip eve taşınır, sandıklarda, karyola altlarında ya da tavan arasında saklanır, kış günlerinde yenmek üzere ayrılırdı. Tutarak topladığımızdan ya da yemeyip, saklayıp tuttuğumuzdan olsa gerek, biz buna "tutalık" derdik. Bazen 3-5 elma bir arada dalıyla birlikte toplanır, oda içinde tavana asılır, belli bir süre süs olarak orada tutulurdu.

Tutalıklar toplandıktan sonra sıra geri kalanları silkeleyip yere düşürmek, düşmeyenleri de uzun bir sopa / cerek ile tokurduk.

NİNEMİN ELLERİ
Daha ziyade yetişkinlerin vazife aldığı bu pekmez günlerinde yaşlılar da boş durmaz bu hummalı geçen günlerde onlar da "gücü guvatı" ölçüsünde bir takım işlerin ucundan tutarlardı.

Şimdi ben evdeki bir çuval elmayı neredeyse tek başıma "öğütürken" düşünüyorum da, eğer bu elma ninemin elinde olsaydı o bu bir çuval dolusu elmayı n'apardı? Elbette benim gibi oturup hepsini yemeye kalkmazdı. O'nun pamuk elleri bu elmalardan neler neler yapmazdı ki, bugün için yarın için, say say bitmez.

Meyveler olgunlaşıp dökülmeye başlamasıyla nineceğizim hiç boş durmaz, "eteklik"ine topladığı bu "döküntü"leri doğrar, "güzine"nin gözünde börttürür / haşlar, meşe odunu külüyle karıştırıp güneşe serer, "günnetir," kışa hazırlık olarak kurutur, "hoşaf gurusu" yapardı. (Dilimlenip, sadece çekirdek kısımları ayıklanan bu elma kurularını kış günü hoşaf olarak tüketirdik. Tabi bu sadece elma değil erik, ayva, armut, kızılcık vb. meyvelerden karışık olurdu.)

Tüm bu işlemler yapılırken bu meyvelerin zerresi dahi israf / ziyan edilmez, çöpe atılmaz, hayvan yemi olarak değerlendirilirdi.

DÜŞÜNÜYORUM DA!...
Ana, baba, nine, dede... Hepsi faniydi, bu dünyadan geçtiler gittiler, hepsi fani olduklarını ispatladılar. Geride bıraktıkları, evlad-ı iyali bizler, geriden geriden onları izlerken, bize aktardıkları "köy bilgeliği"nin ne kadarına talip olduk? Onlara teşekkür edebildik mi? Sadaka-i Cariye olarak bıraktıkları bunca güzelliklere ilaveten biz ne ürettik? Mesela, kaç meyve ağacı diktik?  Rabbimizin bize bahşettiği onca nimetin kadrini ve kıymetini ne kadar bildik?

Babamın ağacını diktiği, abimin toplayıp bana getirdiği elmaları yerken bunları düşündüm, iyi mi?

/Çetin KOŞAR
19.11.2020
 

YORUMLAR
Resül YILMAZ Yazıyor…
Ağaç dikmek , dikilen ağacı koruyup kollamak geleceğe yatırım yapmak sizce karlı bir yatırım mıdır?
Düşünsenize bir fidan ekiyorsun meyve vermesi aşağı yukarı 5 sene veya daha az daha çok. Öyle bir yatırım yapıyorsun ki sana çok bir faydası yok ama çocuğun çoluğun yer, yoldan geçen biri sebeplenir veya binlerce kilometrelik diyarlardan gelen bir kuş dalına yuva yapar veya meyvesini yiyip açlığını giderir. Veya o ağacı dikip kollayan besleyen kişi veya kişiler bu dünyayı terki diyar eylese bile sevap kazanmaya devam eder ve âmel defteri hep açık kalır. Fidan dikmek geleceğe yatırımdır. İnsanın ve insanlığın devamının teminatıdır. Bilhassa Osmanlı ve Müslüman geleneği meyve veren ağaç ev önlerine bol bol ekilmiş. Bir dikili ağacı olması sözü şanlı milletimizin güzel bir sözü ve göz hakkı tabiri ile de herkesin alıp yemesinde bir beis görmemiştir. Ecdadımıza Ve tüm ölmüşlerimize Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’tan rahmet dilerim..


4 Ekim 2020 Pazar

Fakir BAYKURT’UN “Kaplumbağalar” Adlı Romanında Köy ve Köylü

 

Fakir BAYKURT “Kaplumbağalar”

 Bir köy romanı olan “Kaplumbağalar” 1962-66 yılları arasında yazılmış olsa da içindeki siyasi mülahazalara bakılarak 1950’li yıllardaki yaşamı ele almaktadır. İletişim vasıtalarının henüz yaygınlaşmadığı yıllarda tüm yoksulluğuna rağmen köylerimiz henüz Kurtuluş Savaşının Zafer sarhoşluğu içindedir. 60 evden oluşan ufak bir köy olan Tozak Köyü, Ankara’ya 100 kilometre uzakta bulunur. Tozak kurgusal bir köydür. Romanda adı geçen Buğra Köyü, Avşar Köyü, Hasayaz Köyü gibi gerçek köylerden yola çıkılarak, Kozak köyünün aslında Elmapınar adlı bir köy olduğu anlaşılıyor. Yazar, yaşadıklarından ve dinlediklerinden ilham aldığı belirtilmiştir. Dinlediği kişilerden biri de Eğitmen Rıza karakterine uygun olan köy öğretmeni Rıza Dikenoğlu’dur.

 
Romanın Özeti
 
Şaraba düşkünlükleriyle ön plana çıkan Tozak Köyünün ana geçimi tarım ve hayvancılıktır. Bir okka üzüme bir okka buğday isteyen satıcıların aşağılamalarından rahatsız olan köylü taşlı, ot bitmez boş bir hazine arazisini ihya ederler ve buraya bir üzüm bağı kurarlar. Beş yıl sonra tam ürün almaya başlamışlardır ki köye “kadastro” girer ve hazine arazisi olarak kaydedilen bağ, on yıldan az kullanıldığı için köylünün elinden alınır. Devlet, tüm çabalarına rağmen, “kanun” der, bu kararından vazgeçmez. Bunun üzerine, köylüler “kentli ve devletlü”lere veryansın eder.
 
Gelelim romandaki köy, köylü, kentli ve devletlü söylemlerine. (Önemli Not: Büyük harfli ara başlıklar romandan değil, konuyu özetlemek için tarafımdan yazılmıştır.)
 
 
KÖYLÜ DÜŞMANI DEVLET
 
“Köylünün ya huyunu, ya oy'unu beğenmeyen yönetim, yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde, aracı, ilacı olmayan bu köylere sivri sivri minareler dikmiş.
 
Eskiden kölelere yayık yaydıran barbar dağ Avrupalıları sağa sola bakıp ayranı dökmesinler diye onların gözlerini kör ederlermiş. Şimdi kendi çocuklarına yabancı dilli kolej, yüksekokul, hatta Avrupa, Amerika bulan yöneticiler, köydeki bebelerin ilkokuldan sonra gidecekleri okulları hesap dışı etmişler. ilkokul uyutuyor, ortaokul uyandırmıyor. Ne farkı var bu insanların o kölelerden? Ulusun işgücünü, kültürünü besleyecek, toplumun varlığını sürdürecek köy kaynağını kurutmaya başlamışlar.”
(…)
 
“A emmim! köylünün sahabı yok! Köylü kömeli, sırtı yamalı! Elindeki ekmeği yimeye bak, ekmeği!” Sayfa: 6
 
 
KÖY ÖĞRETMENLERİ
 
“Her köye bir eğitmen, ya da öğretmen yollayabildik mi, Türk'ün düşmanları çatır çatır çatlayacaktır fesatlıklarından! Hemi de sadece A'yı B'yi değil, işi gücü belletecek eğitmenler. Köylerin zeynini açacak, uyandıracak eğitmenler. Köylerimizin yüzüne kan, dizine can gelecektir o zaman.”
(...)
 
«Emme yollayamadık her köye birer eğitmen, ya da öğretmen! İşler durdu çabucak! Ben diyorum ki, düşmanlar haber aldı bizim uyanmaya başladığımızı, önlemek için aramıza casuslar salıp korsları, enüstüleri paltaladılar! Şimdi şeherlerde herkes, hemi de bütün varsıllar, toprak ağaları, böyük tüccarlar ve de hacısı hocası durup durup eğitmenlere, öğretmenlere sövüyor!... »
(...)
 
«Irauf hoca derdi ki, "Köylü bir an önce uyanıp devletin başına oturmalı, yurda sahap olmalı. Bu cascavlak topraklara yurt denmez arkadaşlar!" Aynan böyle derdi ... »
(...)
 
«Köylünün uyanmasından korktular da, eğitmenlere öğretmenlere düşman oldular. Halbuysam ki, köylünün uyanmasından kime ne zarar gelir? Köylü uyanırsa devletin başına oturacak, yurda sahap olacak. Kötü bir iş mi?”
Sayfa: 56-57
 
“Yurdumuzda bir avuç toprak için insanların kayalardan uçtuğu köyler vardır. Sırtlarıyle kayaların başına toprak taşıyıp ekin ekerler …”
Sayfa: 75
 
“Köylü dediğin bir kör köstebek dünyada. Yörüyor emme görmüyor. Toprağı burnuyla, eşeliyor. Eyi kötü yiyeceğini buluyor. O kadar. Daha datlılarını, daha gözellerini, yeşil bostanları, çeşit çeşit üzümleri, almaları, payamları bilmiyor. Görmüyor ki bilsin!”
Sayfa: 167
 
 
KÖYDEN EVLENMEK
 
“Baştan düşünüp sağlam bir köylü karısı almak varmış! Öyle bir köylü karısı ki, hem köye uyacak, hem kasabaya! Emme kasabadan aldık, halt ettik. Şimdi köye uymuyor …”
Sayfa: 221
 
 
SEÇİM BOŞUNA
 
“Zati seçimin ne nüzümü var Emin beyim!» diye Kır Abbas atıldı. «İki yıla bir seçim, üç yıla bir seçim ... Her köye bir sandık koyuyor. Her sandığa bir başkan. Her başkana 120 lire para! Türkiye'nin gökte yıldız kadar köyü var. Ne demek bu? Bu Türkiye'nin aklı yok mu Çelik beyim? Öyle yapacaklarına, versinler köy başına yüzer lire, alsınlar bizim oylarımızı, istedikleri sandığa tıksınlar, bitti!...”
(...)
 
“Millet seçim istiyorsa hökümet ne b.k yisin! Millet ben ikilik üçlük istiyorum, otuz evli bir köyün kırk parçaya bölünmesini istiyorum, imam Halkçı deye Demirokların ayrı yerde namaz kılmalarını istiyorum, camilerin içine ip çekilip ikiye bölünmesini, dahi içine iki dene soba kurulmasını istiyorum derse, sen ben hökümet olsak ne yapabiliriz?”
Sayfa: 264-265
 
 
KÖY MÜ KENT Mİ?
 
“«Hayat şimdi kentlerde !» diyordu Emin bey. «Evlerin içinde akarsu, ışık, yol, sıcak sulu banyo, sıcak sulu mutfak. .. Tabii ona göre de gelirin olacak. Gelirin yolu da malum, kafayı çalıştırmak! Kafayı çalıştırdın mı çok iş var yapılacak! Oluk gibi para! .. Köyle öyle değil ama! Taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma yataklar, fitilli lambalar, kağnı, karasaban, kuyu suyu, tuluk. .. Geçmiştir bunların çağı! Boşuna beklemeyin buraları! Vakitken bir yolunu bulup kentlere sokulun. Dünya kırk kulplu kazan, bir kulpundan da tut sen kazan ... Kadınlarınız görgüsüzlükten, erkekleriniz bilgisizlikten, imanınız gevriyor be gözüm!»
 
 
Kır Abbas da sözünü sakınmıyordu hiç:
«Ne hayatı varmış kentlerde? Varsa bile size var! Ne geçiyor eline bizden oraya gidenlerin? Ne olabiliyorlar? Kapıcı, çöpçü, hızmatçı, dutma ... İstanbul-Ankara'daki avratların sidikli donlarını paklayıp, apartman yapılarını, garacları, caddaları bekliyorlar. Sırtlarıyla taş çekip han apartman yapıyorlar. Emme içine girip oturamıyorlar. Bekledikleri dükkenlerin hiçbiri kendilerinin değil. Pakladıkları sidikli donlar, bulaşıklar hep başkalarının! Biz dünyaya çöpçü, hızmatçı olmaya mı geldik Emin bey? Burda acımdan ölürüm, gene gitmem o donuz kentlere ki çöpçü, hızmatçı olayım! Diyorsun ki, taş devrinden kalma yimekler, tunç devrinden kalma fitilli lambalar, kağnı, karasaban, tuluk ... Senin bir şeyden habarın yok Emin beyim! Yazıyorsun iki çızık, alıyorsun bin, iki bin! .. Bu gidende bizim yidiğimiz yimekleri bulamayanlar da var! Yataklarımızı dersen, eyi kötü biz yatarız be efendim! Eyisini buluncaya kadar kötüsüne eyvallah! Diyorsun ki, fitilli lambalar ... Tuluk suyu demene de karşılık vereceğim: Tuluğun değerini bilen bilir ... Ondan sonracığıma, sen ölçeriyorsun ki, komşular köyleri bırakıp kentlere yörüsün! Yörüsün arkadaş! Yörüyenlere dur deyen yok zati ! Emme köyler boşalmasın... Köyler boşaldı mı hepimiz b.ku yidik Emin beyim! Ulusun milletin kaynağı, be­şiği, köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup, nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner beyim! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün. Emme kaynak kurumasın. Daha o gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup amir mamir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar! Biz de onların dillerini biliyoruz. Baksana şu hallarımıza: Kadastro ... Ne demek kadastro? Meteoroloji Rasat Cihazı? Ne bu? Kasabada bir dayranın kapısında yazıyormuş, Irıza söyler: Malarya Eradikasyonu! Emin beyim, biz Türküz hamdolsun! Dilimiz de Türkün dili. Bize diyorsun ki, kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz ... Haşa! Hiç kabul etmiyorum! Biz kendi görgümüzü, kendi bilgimizi biliriz. Hemi eyi biliriz! Ama sizin görgüleri bilmeyiz. Emme siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Biz diz bile çökeriz! Masa sandalle deye tuz yumurtlattın Battal'a ... Dal öğlen bir seet uyumadan edemiyor hiçbiriniz. Uyku dediğin geceye masus ...
 
 
KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR
 
Eee hani görgülüydünüz siz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Emme senin görgün mü eyi, benim görgüm mü? Orası ayrı. Sen Gazi Kemal'i duydun, ben gördüm. "Memleketin efendisi, başkanı köylüdür!" deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşını köylüler kazandı. Eğer varısa yarın cennete de köylüler gidecek. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışıyor... Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar, beyler ... anasını sinkaf etmiş köylülerin ki, belini alıp doğrulamıyor garipler ... »
Sayfa: 267-268
 
“Köylü bu halde iken, Ankara kalkıyor, idare reformu, seçim meçim diyor hanım! .. Yahu, herif daha mesainin beşte bittiğini bilmiyor! Makama dilekçeyle başvurulacağını bilmiyor! Dilekçeye damga pulu yapıştırılacağını bilmiyor ... Günde belki yüz dilekçe çeviriyorum, çünkü pulları yok! Eee insaf canım, bize de insaf!.. Aklına yanayım ayrıca Ankara'nın ki bizi bu köylülerle demokrasiye soktu! Ortak Pazar'a da sokacak! .. Olmaz hanım, olmaaaz! .. bu köylüyle bu işler yürümeeez... Sor bana ki çare nedir? Çare, bunları geleneklerinden koparmaktır hanım! Çocuklarını yatılı okullara alacaksın. Kendilerini de her yıl üçer aylık kamplardan geçireceksin. Kadınları şehirlere, kasabalara getirip evlere dağıtacaksın. Farz et bizim eve geldi ikisi üçü.
 
Semra, Selma, oturup ders vereceksiniz bunlara. Göstereceksiniz: "Bacı bak, bu sudur, musluktan akar! Bu sabundur, böyle kullanılır! Bu taharet bezidir, görevi şudur! Baya bezi eliyle tutturup sildireceksin hanım …”
Sayfa: 323
 
 
KENTLİ NE BİLSİN KÖYLÜNÜN HALİNDEN
 
“Kasabanın yolları taştan. Memurların ekini yok, orağı yok. Güneşi yok, sıcağı yok. Ay otuz, aylık bin dokuz yüz ... Git bir köye, yolluk! Dön kasabaya, yolluk! Avratların çok bir işi yok. Kıçlarını koymuşlar kapıların taşına, sakız çiğnerler. Yidikleri önlerinde, yimediklerf arkalarında. Bir kocalarının keyfini çattırmaktan başka ne yorgunluk, ne sıkıntı... Esnafın işi de dalga ... Berberinki kırt kırt iki ustura .. Tenekecininki tık tık. Yürümeden, yorulmadan, «kölge»de ... En zoru, hemi de iyisi çiftçilik. Ama suyun olacak. Toprağın kuvvetli olacak. Atın, öküzün, motorun... mazotun... Hemi de hazine diye, kesinleşmiş karar diye, icar diye, imar, ihya, eciri misil diye bun vermeyecek bir hökümetin olacak ... Bir devlet... baba bir devlet ki, herkesi evlat bilecek ...
 
Hükümet konağı ağır, taş yapı... Sade mermerden hemi de! .. Nasıl çıkardınız bu taşları bu duvarların üstüne? Hangi güçle, hangi fenle? İçerleri serin! Kapıdaki j andarmayı anası Kadir Gecesinde doğurmuş. Ne talim var, ne devriye! Dikiliyor tahriratçı beyin kapısında. Göbeğinde bir tabanca. Bununki de dalga, bununki de «kölge».
Sayfa: 346
 
 
DEVLET ANA MI BABA MI
 
“Kanuna hiç kimse bir şey deyemez ! Kesinleşen kararlar uygulanır. Sizin göreviniz o. Görev namus ! Helbet ... Emme bizim de elimizden tutan biri gerek. Sen tut bizim elimiz-den efendi. Biz demiyoruz ki hazinemiz kurusun. Biz diyoruz hazinemiz kurumasın, emme bizim yetişip ele gelmiş bağlarımız da kurumasın! Köyümüz temelli körelmesin! Biz daha devletimizin beş kuruşunu ziyan etmedik bugüne kadar. O kadar oy verdik, üç kuruş karşılık istemedik. Efendime söyleyim, biz sessiz, saygılı; haddini bilir, ne Arabın yüzü, ne Şanım şekeri, efendime söyleyim, ne elin üç oğlağı, beş keçisi ... biz çok akkın köylüleriz ! Sürer eker biçeriz. Ulülemre itaat ederiz. Gökten yağan her şeyi kabul ederiz. Emme emme ... bu bağ işi eyiye dönmezse, hani yok mu ya, içimizin duvarları göçer efendim, yani hükümetten devletten, kaymakamdan nefret oluruz ki bir daha düzelmesi olanaksızdır!..”
Sayfa: 348
 
 
DEVLET İDARESİ
 
“Kimsenin kimseden habarı yok! Bu devletin adliyesi ayrıdır, mülkiyesi, maliyesi ayrıdır. Eğitimi, Ziraatı ayrıdır. Ticareti bir yana çeker, Gümrüğü, Hariciyesi bir yana çeker. Hepsi bir bütçeden, bir halkın sırtından beslenir, hepsinin başında bir başkan vardır, emme yaptıkları iş birbirini okşamaz. Buyüğürür, öteki bozar. Onun için de milletin çocuğu doğmaz. Karnı, göbeği bozuktur. Kaba deyimle bu böyledir hemşerim !?>
 
İlyas kalktı, hayatın ucundaki dama, yıldızların altına yatakları serdi:
«Lafların çok eyi Hamdi beyim emme, tohumu yok! Hemi de yarın yola gideceksin. Yani Hamdi beyim, bir köylüyken köylü bile işlerini böyle yörütmüyor valla. Akşamdan böyük oğluna der, sen şunu. Küçük oğluna der, sen şunu. Karısına, şunu. Kızına, şunu. Sabah olunca hepsini birer birer sevk eder. Akşam olunca da hesap sorar: Sen ne yaptın, sen ne yaptın? ..
 
Pekey, ne yapar bu bizim valiler, kaymakamlar, bakanlar? .. » «Haha! Haha!» diye güldü Hamdi bey. «Gazetelerde konuşurlar. Radyolarda konuşurlar. Mecliste dövüşürler. Dairelerde çay, kahve içerler. Sipor, sinema konuşurlar. Toto kaadı doldururlar. İç gezi, dış gezi, pilaj. Akşamları Bulvar Palas, Ankara Palas, cem olup dans ederler. Bira, votka, bordo şarabı... her akşam kafa çekerler ... »
Sayfa: 360
 
 
“«Eğer ki bu iş senin dediğin gibiyse bu millet ölmüştür Hamdi beyim, ne dersin?»
«Yooook!» dedi Hamdi bey. «Milleti bu işten tenzih ederim. Ölmemiştir, hemi de ölmeyecektir. Şu damların üstünde, şu yaz gelince yıldızların altında yatanlar öyle bin canlı ki, kimse bunu bilmiyor. Bu gelinler, bu çilekeş analar ki her kıtlıktan, her kuraktan, her savaştan, askerlikten sonra milleti yeni baştan fışkırtıyorlar. Çok mutlu bize ki ayrık otu gibiyiz, eşşekler kemirdikçe yeniden bitiyoruz. Neden? Hep bu insanların gücünden, onların canlı suyundan ... »
(...)
 
 
BÜROKRATLAR
 
“«Bak İlyas, sana anlatayım. O dediklerin var ya senin ... Onlar bu milletin «yandan sürme»leri. Muhallebi çocukları. Gülerin, tüllerin içinde pış pış büyümüş onlar.. Çoğu anasının südüyle değil, emzikle, inek südüyle büyümüş. Korkak, pısırık, nazik! "Pardon mösyö", "Vıy madam" ... Okumuşlar, Londra, Faris, Atina, gezip tozmuşlar. Ama bilmezler senin Sarıkızlı' nı, Tozak'ını; halkı, milleti. Bilmezler dört mevsimin ayrı ayn çilesini. Yazın susuz tarlalarda, kurakta; kışın çamur yollarda, suların böldüğü köprülerden düşe uça; yarlardan yamaçlardan yuvarlanarak; kanadı kırılıp yollarda kalarak; iki çuval buğdayın nasıl ekilip biçildiğini, nasıl kasabaya ulaştığını, nasıl fırınlarda ekmek olduğunu bilmezler. Karıları kızları, hemi de kendileri sanırlar ki, biz aylık alıyoruz, fırıncılar da para kazanmak için hamurları yoğurup, pişirip camekanlara diziyorlar. Onun için böyle dans oyunlarıyle, bordo şaraplarıyle vakit geçiriyorlar ... »
Sayfa: 360-361
 
“«Şimdi bu dediğimi yoralım: Ne demek bu? Yani Saffet bey değil, şu yataktaki Rıza bakan olacak. Rıza kim? Halis kökten sürme. Tozaklı. Topraktan öğrenip kitapsız bilen ... En dayanıklı granit taşı. Yağmur geçmez. Soğuk geçmez ... Kaymakamın yerine de Sırrı beyi değil, seni, Sarıkızlı köyünden İlyas'ı oturtacaksın. Bütün valiler, kaymakamlar, bakanlar böyle işçiden köylüden olacak!.. Beni de hepsinin başına başbakan yapacaksın anasını satayım, bak nasıl tıkır tıkır yürüyor işler o zaman!...»
 
“«Okuma ne yavu? Büyütmeyin gözünüzde! Nasrettin Hoca musafın arasına ekmek ufaklarını koymuş, dağın ayısı da okumuş ... İşte yolunu tuttunuz, onu da belleyeceksiniz. Köye okul yapıyoruz. Ama dıkkat emin, asıl okul köyün kendisi: Yazlar, kışlar, tarlalar, dağlar, yalçın kayalar! Yalçın hayat! İnsanı insan eden budur, adam eden budur. Büzüğü sık, ötekiler üç aylık iştir. Deyeceksin ki onların çenesi Iaf yapıyor. Onlar avukat, onlar yargıç, onlar lügat, onlar nutuk ... Sen onların lügatine, çenesine bakıp aldanma. İnsanın çenesi değil, yüreği konuşmalı. Onların hepsi birbirini tekrarlıyor. Ayrı bir şey konuştukları yok, korkma!..»”
(...)
 
 
KÖYLÜLERİN DENETİMİ ALTINA
 
“«Gelelim: Eğer daldan eğme istiyorsan, yani biliyorsun daldan eğme ne demek! Mevcudun eyisidir. Fazla yaramaz ... Valileri kaymakamları, vali kaymakam olacakları, saylav bakan olacakları, kıçı kırık müdürleri, müdür olacakları, işçi ve köylülerin denetimi altında, on sekiz, yirmi ay kurs göstereceksin!
 
Vereceksin ellerine sabanı, sürecekler. Vereceksin orağı, biçecekler. Ondan sonra da, al şu iki çuval buğdayı, yükle eşeğe, pazarda sat gel, deyeceksin. Eşeğin taze sıpasını da köyde bırakacaksın. Eşek yıkılacak yollarda, çamura çökecek; yeniden yükleyecek. Kimse yardım etmeyecek. Kendileri yapacaklar. Bunu yapamayanlar devlet gemisinde ne dümen tutabilir, ne kürek çekebilir! Sınayacaksın ki başımızdakilerin kaçı, iki çuvalı bir eşeğe yükleyebilir; bu sınavı kazanabilir? .. Milleti yönetecek olan, yöntemi milletten belleyecek. Buna candan yürekten, hemi de çok eskiden beri inanıyorum, gene de inanacağım ağam! . . »
Sayfa: 362-363
 
KAYNAK:
Fakir BAYKURT, “Kaplumbağalar”, Remzi Kitabevi Yayınları, 4.Baskı, İstanbul, 1975.
 
/Çetin KOŞAR
4 Ekim 2020
 

10 Eylül 2020 Perşembe

Samsun Şehitliğinde Bir Akbulut Köylü


Celal Oğlu Şehit Topçu Er
Mehmet YILMAZ
  (1931-1952)
 
Samsun İli, İlkadım İlçesi, Adalet Mahallesi’indeki ASRÎ MEZARLIK içinde düzenlenen Şehitlikte yatan şehidimiz 1931 doğumlu Celaloğlu Mehmet Yılmaz hakkında bilgisi olan arkadaşlar yazarsa sevinirim. Savaş yıllarında köylümüz, neslin kesilmeyip devam etmesi için, çocuğunu askere göndermeden önce evlendirirdi. 21 yaşında asker ocağında şehit düşen bu şehidimiz evlendi mi, çoluk çocuğu var mı?
 
Merhum Mendü emmimin yardımıyla hazırladığım “Akbulut Köyü Şecereleri” listesinde de yer almayan bu şehidimizi tanımak ve tanıtmak zorundayız. Unutulup giderse, Allah korusun yarın bunun hesabını zor veririz.
 
2005 yılında “Kabir Sesleri” adlı çalışmam için gidip fotoğrafladığım bu şehitliğimizdeki “Celaloğlu” dikkatimi çekmiş ama bu konuda bilgim olmadığı için üzerinde durmamıştım. Nihayet, kardeşi merhum Ali Paşa rahmetli tedavi olmak için hastaneye geldiği bir gün Asri Mezarlıktaki şehit abisini ziyaret etmiş, sevgili Ercan Yılmaz Usta’da bu ânı sosyal medyada paylaştığında haberdar olmuştum.
 
Not: Samsun Merkezde üç ayrı şehitliğimiz vardır:
1-) Adalet Mh.,Asrî Mezarlık içinde 1952 yılında kurulan karma şehitlik.
2-) Kıranköy Mh., Kıranköy Mezarlığı içindeki Garnizon Şehitliği ve
3-) Kıranköy Mh., Kıranköy Mezarlığı içindeki Polis Şehitliği.
 
BU VATAN KİMİN
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir...
Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp, köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır...
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır...
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir...
Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir dağlar kahraman,
Her taşı yâkut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir...
Gökyay ’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir...
/Orhan Şaik Gökyay
 
Diğer Fotoğraflar İçin Bkz:
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=52916
 
 
YORUMLAR
 
Ercan Yılmaz yazıyor.
 
Selamünaleyküm. Abi Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Amcam hiç evlenmemiş.  
O’nun zamanında top arabası atlarla taşınırmış. Atların otomobilden korkmasıyla top arabasının oku amcamın kafasına gelmiş, hastanede şehit olmuş. Dedemler köyden Samsun’a gitmek için çıkmışlar ama cenazeye yetişememişler. Rahmetli babam böyle anlatmıştı.
 
Çetin Koşar yazıyor…
 
Maalesef o yıllar köylümüz için "yokluk" yıllarıydı. Şimdiki gibi yol, araç ne gezer. At sırtında ya da yaya olarak Bafra'ya gidildiğini anlatırdı eskiler.
 
Mesela, Abbas Abinin babası da yine Samsun Millet Hastanesinde tedavi görürken vefat eder fakat cenazesini almaya dahi gidecek kimse bulunamaz ve o da Samsun Asri Mezarlığına defnedilir. (Yakın zamanda Abbas Yilmaz abi babasının kabrini köye Kayışyerine nakletmişti.)
 
Bu arada Ercan ustam, şehidimizin burada hatırlanması ve anılmasına vesile olan babanız merhum Ali Paşa'dan da Allah(cc), razı olsun, içine doğmuş olacak ki vefatına yakın bir zamanda şehitliği ziyaret etmişti. Rabbim mekânını cennet eylesin. Rabbim cümle geçmişlerimize rahmet eylesin.(Âmîn.)
 
Verdiğin kıymetli bilgiler için teşekkür ederim.


 

22 Haziran 2020 Pazartesi

Akbulut Köyü Nidaları


Irıza Dayı'nın Avlusu
Akbulut Köyü Seslenme Merkezlerinden

Sözlükte nida; “Çağırma, bağırma, seslenme” demektir. Canlı cansız bütün varlıklar ses verir; kimi nidalar ihtiyaçtan kimi nidalar çaresizlikten kimileri de kendiliğinden, doğal olarak çıkan seslerdir. Duyulan her ses önemlidir, duyan hemen kulak kabartır. Her sesin bir sahibi, çıkış yeri ve gönderdiği bir adresi, alıcısı, muhatabı vardır. Sesin ilk duyulduğunda herkesin o sese kulak kabartması varlıkların fıtratında var olan YARDIM ve DAYANIŞMA ruhundandır. “İmdaaat” diye bağıran bir insanın, inleyerek ses çıkaran bir hayvanın, gacırdayan bir binanın yardımına koşmak için başka bir uyarıcıya ihtiyacı yoktur. Allah(cc), âlemi öyle bir düzen ve nizam içinde yaratmıştır ki, en basitinden bize verilen “DUYMA YETİSİ” onun en büyük mucizelerindendir. Bizimle iletişime geçmek isteyen biri seslendiğinde bu sesi ancak yardımına koşabilecek kadar yakında olanlar duyabilmektedir. O ses kıyamete kadar yok olmadan evrende yolculuğuna devam edecek ama yakınındakilerden başka onu kimse bu dünyada duyamayacaktır; taa ki mahşer gününe kadar. O sesi duymayanlar, o sesi duydukları halde dikkate almayanlar, kulak kabartmayanlar, üstüne vazife etmeyenler, bu dünyada onu duymazdan gelseler de yarın din gününde sesin sahibi de muhatabı da karşı karşıya gelmekten kurtulamayacaklardır. Çıkan her ses elbette bir yardım isteği gerektirmez. İnsana zevk veren, keyif veren sesler de vardır ki zaten bu seslerin çıkış amacı da budur. Su sesi, kuş sesi, gülen insan sesi, davul sesi, zurna sesi, düttürü dünya…

 

Seslenme Nedir?

Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlükte (GTS) seslenme terimi “1. Seslenmek işi, 2. Sözü birine veya birilerine yöneltme, hitap, şeklinde tanımlanmaktadır. Canlılar, daha ziyade insanlar aşağıdaki sebeplerle ses çıkarır ve karşısındakine seslenir; Çağırma, uyarma, dikkat çekme, harekete geçirme, statü gösterme, onurlandırma, iletişimi kontrol etme, iletişimde olduğunu gösterme, heyecan, sevinç, sevgi, saygı, nefret, korku, üzüntü, kızgınlık vb. çeşitli duyguları yansıtma, hakaret etme, küçük düşürme, aşağılama, alay etme, sitem etme, yardım isteme, azarlama, dua etme, yalvarma, tehdit etme vb.

*****

 

Güz aylarının geçip gittiği günden beri insanlarımız neredeyse üç aydır Karakış, Zemheri ve Karagücük aylarının bulutlu, boğuk, soğuk ve yağışlı günlerinin etkisiyle adeta evlerine kapanmışlar; Sokaklar boş, evler loş, köyler sessiz, hayat bir hoş. Doğa, hayvanlar ve insanlar ilkbahar için gün saymakta, o güzel günlerin gelişini sabırsızlıkla beklemekte idiler ki “Covid-19 günleri” de gelip kapımıza dayandı. Doğa kış uykusundayken hadi neyse de baharla başlayan uyanış esnasında bastıran “Corona Pandemisi” şehirlerde bizi biraz daha bir içimize kapattı ama olsun. En azından, köydeki hayatı bize fark ettirdi ya adam olana da bu yeter.

 

Kent hayatında pek farkında olmadığımız mevsim geçiş olaylarından birisi de cemre düşmesidir. Şubat ayının daha yirminci gününde ilk bomba havada patlar; buna “Cemre havaya düştü” denir ve birer hafta arayla suya (27 Şubat) ve toprağa (6 Mart) düşen cemre’den kasıt baharın gelişiyle birlikte dünyaya daha kuvvetli gelen güneş ışınlarının hava, su ve toprağa etki etmesiyle ısınmanın gerçekleşmesidir. Güneşin kendini daha fazla göstermesi, dünyanın ışıması ve ısınması demektir.

 

Işığı gören kendini dışarı atmaya başlar; dallardaki tomurcuklar, yer altındaki tohumlar, köstebekler, karıncalar, inlerindeki ayılar, yuvalarındaki yılanlar vr evlerindeki insanlar. Kısaca, bilumum canlılar artık gizlendikleri yerlerden dışarı çıkmaya başlarlar, doğa bir canlı, bir heyecanlı, bir telaşlı olur ki sormayın gitsin; arılar, sinekler vızıldamaya, kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmeye, tavuklar gıdaklamaya, horozlar ötmeye,  ördekler vakvaklamaya, kediler miyavlamaya, köpekler havlamaya, danalar böğürmeye, inekler möölemeye, buzağılar meelemeye, koyunlar kuzular meleşmeye, eşekler anırmaya, atlar kişnemeye durunca kısacası “cücük sesleri çöcük seslerine” karışınca köy yerinde bir senfonidir alır götürür bizi başka dünyalara.

 

İlkbaharın gelişiyle kapalı mekânlardan açık mekânlara fırlayan canlılar ister istemez birbirleriyle iletişime geçmek zorundadır. Bir arada yaşayabilmek için insan-insanla, hayvan-hayvanla olduğu gibi insan-hayvanla ve hayvan-insanla da iletişim kurar. İnsanoğlu yazılı ve görsel olanı da kullanıyor olsa da iletişimin en doğal şekli, yaşamın, canlılığın göstergesi “SESLİ” olanıdır. Bunun yanı sıra “JEST ve MİMİK” de iletişimin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Konumuz köylerdeki iletişim olduğu için burada etkili bir iletişim için gerekli olan “ALICI”yı iletişim ortamına çekmek için gerekli olan “SESLENME SÖZLERİ - ÇAĞIRMA ŞEKİLLERİ yani NİDA’lar üzerinde duracağız. Kişileri, grupları, canlı ve cansız varlıkları çağırmak, uyarmak, iletişim ortamına çekmek amacıyla kullanılan sözlere sesleme sözleri denir.

 

Eskiden köylerde doğanın sesinden başka bir ses çıkmazdı. Bunlar, şimşek çakmasıyla gök gürültüsü, fırtına ile rüzgar sesi, yağmur ve dolu yağarken cama, tahta duvarlara ve çatılara vuran yağmur ve dolu sesi, çaylarda akan su ve kurbağa sesi, yaban hayatında cırcır böcekleri, çakal ve kuş sesleri, kedi, köpek, kümes hayvanları,  büyük ve küçükbaş evcil hayvanların sesleri ve insanların kullandığı alet sesleri ve en nihayet insanların kendi sesleri. Şimşek çakması sonucu çıkan gök gürültüsü haricindeki seslerin hepsi yumuşak frekanslı olup insanı rahatsız etmezler; doğanın sesleri gayet yumuşak sesler olup duyan insana huzur ve sükunet verirler, bedenimizi ve ruhumuzu dinlendirirler, insana bir güç, bir dinginlik ve yaşama sevinci verirler.

 

Önceden köylerde ne motorlu araçlar (traktör, kamyon, taksi, minibüs) ne de evlerde ses çıkaran motorlu motorsuz  aletler (radyo, televizyon, buzdolabı, klima) vardı. Haliyle gürültü kirliliği yoktu. Evin içindeki insan, yoldan geçen birisinin kim olduğunu bile ayak sesinden tanırdı.

 

Köy yerinde eski insanlar, “GÜN BATTI YAT, GÜN DOĞDU KALK” prensibiyle yaşadıkları için gece uyumuş olsalar bile bu çağrıyı duyabilmekteydiler. Evde gürültü çıkaran elektronik alet falan olmayınca değil köy içindeki sesleri, konumu müsait ise öteki köyün seslerini bile duymak mümkündü.

 

Telefon, telgraf ve internet gibi haberleşme imkanları da olmadığı için birbirine uzak olan haneler bile köy içinde birbirleriyle seslenme yoluyla haberleşirlerdi. Bu tip aracısız  haberleşme, köyler arasında bile olurdu.

 

Örneğin, köyde birinin malı mı kayboldu, karşı köydeki hane sahibine önce lâkabıyla ya da sülale adıyla seslenilir; “Looo Sefercüğün Saliiiih. Sefercüğün Saliiih. Fiyuuuuvvv (ıslık sesi). Looo Saliiih.” Bu sesi duyan Salih de önce ya ıslık çalarak ya da “Ööööy!” diyerek çağrıyı duyduğunu karşı tarafa bildirir. (Tıpkı telefonda “ALO” iletişimi gibi.) Ardından da karşı taraf mesajını söyler, “tamam mı, anladın mı?” diye de teyid ettirirdi.

 

Yukarıdaki köyler arası örnek “ÇIĞRIŞA” bizzat şahitlik etmişimdir. Gelemet Köyü’nden yapılan bu çağrıyı evin en yaşlısı ninem Hanife Koşar duymuş, “durun, icüg sös etmeyin, birisi bizi çııriye.” demiş, böylece köyler arası diyalog kurulmuş ve Gelemetliler hayvanlarıyla ilgili kayıp bilgisini bize iletmişler, babam da konu komşunun bilgisine başvurup kısa sürede onlara geri bildirim yapmıştı. Günümüzde bu imkan da ortadan kalkmıştır. Başkalarının sesini duyma, başkalarına sesimizi duyurma için ortamın sessiz olması lazım gelir. Çevremiz çeşitli motor ve elektronik seslerin dışında bizim duyamadığımız elektromanyetik ses dalgalarıyla öyle bir kuşatılmış durumdadır ki kulak sağırlığı (az duyma, yavaş işitme) dışında beden ve ruh sağlığımız bile tehdit altındadır.

 

Önce her köye bir telefon bağlandı. Tüm köylü tek bir telefon ile dünyaya bağlanırdı. Ardından her eve bir telefon bağlandı. Bu da yetmemiş olacak ki şimdi her kişinin cebine birer ikişer telefon konuldu. İşlerimiz / iletişimlerimiz kolaylaştı zannettik ama kaybeden yine biz olduk; paramızdan, sosyal hayatımızdan, sağlığımızdan olduk. Uzaktakilerle iletişim kuracağız diye yanımızdaki ile olan iletişimi kopardık yani asosyal bir varlığa dönüştük.

 

Bir olumsuz gelişme de son günlerin “moda hitapları” insanı hayatından bezdiriyor. İnsanlar tanımadığı kişilere kafasına göre vasıflar hamledip önüne gelene, aklına geldiği gibi hitap ediyor; “Hacı, hacım, hoca, hocam, baba, abi, abla, teyze, dayı, enişte, müdür, genel müdürüm...” Bu edep değil, karşındakine bir saygısızlıktır, görgüsüzlük ve medeniyetsizliktir. Oysa medeniyet samimiyet ve laubalilik üzerine kurulmaz.  dap ve erkan gerektirir.

 

Bu ve buna benzer nedenlerle araştırmamızda, köylerimizde oldukça yaygın olan edep dışı, ahlak dışı argo seslenmelere yer vermedik. Bir yerde kapalı kutu sayabileceğimiz köy sosyal yaşamında “argo sözcük” kullanımı rahatsız edici boyutlardadır. Geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçişin olumsuzluklarından olan kuşaklar arası kültür aktarımının kesintiye uğraması, yani dede-torun münasebetinin misafirlik düzeyinde kalması, sosyal yapının dejenere olmasına yol açmaktadır.

 

Sosyal sorumluluk yerine topluma pompalanan “bireysel özgürlük” kavramının kötüye kullanımı sonucu bir otokontrol sistemi olan büyüklere saygı kavramı, “ikaz kültürü” nü “Aile Baskısı, Mahalle Baskısı” olarak tanıtınca ipler iyice kopmuş, baba evladına, öğretmen öğrencisine, hoca cemaatine sahip çıkamamış, “başıboşluk” kültürü toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiştir.

 

 

Akbulut Köyü’nde Nida Şekilleri

 

İNSANDAN  İNSANA

 

Namaz vaktini bildirmek için günde beş vakit okunan Ezan-ı Muhammedi, Cuma günleri ve Cenaze duyuruları için verilen Selat-ü Selamları (Selaları) başta söyleyelim.

 

A, E: Sevgi dolu hitap, seslenme öncesinde,  şaşırma ve hayret duygularını güçlendirmek için kullanılır. (A gızım, E yavrum, a a a, eee)

AAAA: Uzaktaki birine seslenme. (Aaaa Mehmeet.)

ADAM: Kadının eşine hitap şekli.

AGUCUK GUGUCUK: Bebek sevme sözü.

ALO: Çağrıldığı halde oralı olmayanın ardından serzenişli sesleniş

AMAAN: Mıdarasızlık, isteksizlik, reddetme. (Amaaan, gelüse gelü, gelmese gendü bilü.)

AZ BAA BAK: Yanındaki kimseye bir şey söylemek için iletişime geçme sözü. Büyüklerinin yanında eşine ismiyle hitap etmeyen eşlerin söze giriş cümlesi.

BEY: Kadının kocasına seslenmesi.

BAA BAK: Kadının kocasına hitap şekli.

BAK SANA NE DİYECEĞİM: Söze giriş cümlesi.

BUYUR: Saygın birinin çağrısına cevap verme.

CIG: Sorulan soruya hayır manasına gelen bir cevap verme sesi.

CIS: Bebeklere tehlike bildiren ikaz sesi.

DA: Cümlenin sonuna getirilerek ifadeyi  güçlendirmek için kullanılır Vurgu ve tonlaması ifadeye soru, kızgınlık, pişmanlık, sabırsızlık anlamı katabilir. (Gel daa.)

EEEY: Evli çiftlerin birbirlerine seslenmesi. Tanımadığımız ve ismini bilmediğimiz birine seslenme.

FİYUUV: Islık sesi. İletişim öncesi bağlantı kurmak için. Çağrılan kişi yakındaysa dudaklarla, uzaktaysa tek parmak ya da iki parmakla çıkarılan ses.

GI: Kadınlara seslenmek için kullanılan ünlem. (Ana gııı ya da Gı anaa.)

HERİF: Kadının kocasına hitap şekli.

HI: Yakındaki bir çağrıya Evet manasına gelen bir cevap sesi. (Hı denmez, efendim diyeceksin.)

HİŞŞŞ: Sakın yapma anlamında uyarı sesi

HİŞT: Yakındaki birine tehditkar  seslenme.

HUUU: Kadın kadına seslenme.

HOOP: Dur.

LAN: Saygısızlık, efelenme ifadesi.

LOO: Erkeklere seslenme. Uzaktaki birisiyle iletişim öncesi bağlantı kurmak için. ( Loo Ahmet)

LOON: Erkeklere seslenme. Yakındaki birisiyle iletişim öncesi bağlantı kurmak için. N’aber manasına da gelir. (Loon Ahmet, n’apiyeen)

ME: İşte, al (Meh)

NEE: Çağrıya saygısızca cevap verme. (Nee denmez, efendim denir.)

NEEE NEEE NEEE: Israrcı çağrıya hiddetlenerek cevap verme

NE DİYEEN: Uzaktan yapılan çağrıya cevap verme.

NE DİYEN NEE: Uzaktan çağrı yapanın sesimizi duymaması durumunda ikileyerek cevap verme.

NE VAR: Çağrıya umursamaz bir tavırla cevap verme.

NE VAR LA NE VAAR: Israrlı bir çağrıya umursamazca cevap.

OOO: seslenme, çağırma. (Ooo Mehmet dayı.)

OOO: Kıskançlıkla karışık beğenme. (Ooo bu ne şıklık)

ÖÖÖY: Uzaktan gelen çağrıya cevap verme.

[Oğlunun adı]’nın babası: Kadının kocasına seslenmesi. (Kenan'ın babası.)

PIŞT: Yakındaki birine gizlice seslenme.

PİST: Yakındaki birine gizlice seslenme.

ŞİT: Yanındaki birine tehditkar seslenme. (Şit, sus bakayım sen.)

ULAN: Erkeklere kızma, hiddetlenme. (Ulan sende hiç arlanma yok mu?)

UY: Şaşkınlık ifadesi. (Uy anaam)

VUUY: Şaşırma, hayret ifadesi. (Vuuy, şunun yaptığına bakın helee.)

YA: Konuşmaya başlarken kullanılan ünlem. (Ya! Bak ne diiceem.)

YAA: Beklenmedik bir haber alınca. (Yaa demek öyle ha!)

YOOO: Yok, hayır.

YUUU: Seslenilen kadının, görünmeyen bir yerden çağrıyı duyduğunu bildirmesi.

Aile ve akrabalık isimleriyle seslenmeler:

“Aba, Abi, Abla, Aga, Ağbi, Amca, Ana, Baba, Bacı, Buba, Buva, Cice, Dayı, Dede, Emmi, Hala, Nine, Teyze.”

Çağrı yapacağımız yerde bu isimlerden iki ya da daha fazla kişi varsa akrabalık isminin önüne o kimsenin özel adını ekleyerek çağrı yaparız.

 

 

İNSAN HALLERİ

 

AYH: Korkan insanın çıkardığı ses.

AY ÖLDÜM ANAM: Ağrı, sancı ve sızısı olan insanın çıkardığı ses.

CIG CIG CIG CIIIG:  Bir şeye sinirlenen kimsenin kendini teskin etmesi, sabır dilemesi.

HIH: Balta ya da  balyoz kullanımı esnasında ve yere kazık çakarken nefesiyle güç devşirme sesi.

HÜÜÜ: Sızım sızım ya da hüngür hüngür ağlayan kişi sesi.

IIIH: Ağır bir yük kaldırırken ya da bir şeyi ittirip sıkıştırırken nefesi idareli kullanırken gırtlaktan çıkarılan zorlama sesi.

OOF OF: Dertli ve efkarlı insan sesi.

ÜVEE’, ÜVEE’, ÜVEE’: Kesik kesik bebek ağlaması.

 

 

İNSANDAN  HAYVANA

BÜÇÜ BÜÇÜ BÜÇÜ: Sığır yavrusu (buzağı/büçük) çağırma.

CİBEN CİBEN CİBEN : Köpek yavrusu (ciben/gölbez) çağırma.

CIZZIK CIZZIK!: Sığırları, ısıran bir sinekle korkutup kaçırma. Bökelek tutturma.

CÜC CÜC CÜC: Tavuk yavrusu (Civciv/cücük) çağırma.

ÇÜŞŞ: At, katır ve eşek gibi hayvanları durdurmak için söylenir.

DEH: At, katır ve eşek gibi hayvanları hareket ettirmek için söylenir.

DET: Evcil hayvan kovalama. Git manasına.

DIIGI DIIGI: Uzaktaki tavuğu çağırma.

DIGI DIGI DIGI: Yakındaki tavukları çağırma.

DOORHA: Koşulu öküzleri durdurmak için söylenir.

DÖŞÜ GIZIM: Sağım esnasında ineklerin memelerini sıkmaması için arka ayaklarını sağa sola açması ve sağım esnasında gergin değil rahat (relax) olması istendiğinde sağım yapan kişi tarafından söylenen söz.

GEH: Koşulu öküzleri hareket ettirmek için söylenir.

GEH GEH GEH: Koyun ya da sığır sürüsünü kovma, yön değiştirtme.

GE GIZIM/OĞLUM GEEL GEEL GEEL: Sığır hayvanı dişi/erkek çağırma.

GIDI GIDI GIDI: Tavuk çağırma.

HAHAHAHAAA: Araba ve Sabana koşulu, ağır yük altındaki hayvana güç verme onu coşturma sözü.

HEEL, HEEL, HEEL. :Alıcı kuş kovalama, tavukları uyarma. (Hel: Atmaca, Doğan, Kartal, Şahin ve Karga gibi “alıcı kuş”ların genel adıdır)

HELUUL : Alıcı kuş tehlikesi anında tavukları uyarma, ağırma.

HÖST: Saban ya da arabaya koşulu öküzleri hareket ettirme sözü.

HÜÜŞT, GEH GEH GEH: Ahırda ya da arazide kavga eden sığırları ayırma sesi.

KIŞT: Kümes hayvanlarını kovalama ünlemi. (Kışalamak)

MAH MAH MAH: Köpek çağırma.

MOH MOH MOH: Köpek çağırma.

MİNİ, MİNİ, MİNİ: Kedi çağırma.

OŞT; Köpek kovalama. (Oş, Hoşt)

PİSİ PİSİ: Kedi Çağırma.

PİST: Kedi kovalama ünlemi.

ŞİB ŞİB ŞİB: Şibik (Ördek yavrusu) çağırma.

 

 

HAYVAN HALLERİ

 

AAAA İ AAA İ AAA İ: Eşek anırması.

AİAİAİ: Eşek yavrusu(hotuk) anırması.

AUUVV: Çakal uluması.

BEEE: Sığır yavrusu sesi.

BÖÖÖÖ: Kızgın boğa böğürmesi.

BE’ E’ E’ EEE’: Keçi sesi. (Kesik ve titrek)

CİK, CİK, CİK: Kuş sesi. Annelerinin peşinde gezen civcivlerin, birbirleriyle sürekli iletişim içinde olduklarını gösteren sesleri.

CİİİK, CİİİK, CİİİK: Anneleri tarafından artık gezdirilmeyen, yalnız bırakılan yetişkin civciv sesleri. Artık peşinde civciv (cücüg) gezdirmek istemeyen anne tavuk önce onları “diderek” yanından kovar, annesiz kalan yavrular baştan uzun uzun ötüşerek birlikte hareket etseler de zamanla dağılır ve grup içinde bireysel yaşamayı öğrenirler.

CİYK: Fare sesi.

GAAK, GAAK, GAAK: Karga sesi.

GALUK GULU GULU GULU GULU: Erkek hindi sesi.

GARUG GARUG GARUG: Dişi hindi sesi

GID GID, GID GID GIDAAK: Yumurtlama sonrası tavuğun çıkardığı yaygara.

GIDAAK, GIDAAK, GIDAAK: Korkup kaçan tavuk sesi.

GIGGIRIIGIIIK: Genç horoz (piliç) ötüşü.

GIGIIIK, GIRK GIRK GIIRK: Keyifli tavuk sesi. (Gegel çalması)

GIIRK: Horoz ve tavukların ortak çıkardıkları alıcı kuş uyarı sesi

GIYAAK, GIYAAK: Yakalanmış kümes hayvanının canhıraş sesi.

GURK: Horozun çıkardığı alıcı kuş uyarı sesi.

GODOG GODO GODOOK: Ani bir tehlike sezen horozun tavukları uyarma sesi.

GULK, GULK, GULK: Civcivlerini gezdiren tavuk sesi.

HAV HAV HAV: Köpek sesi. Köpekler dört halde havlarlar.

1-) İHBAR: Bu evcil hayvanlar yabancı birinin geldiğini ev sahibine bildirmek için aynı zamanda kuyruğunu da sallayarak sakin sakin havlarlar. Sahibi geldiğinde havlamayı keser ve misafiri koklayıp tanımak ister. Bazı misafirleri baştan sevmezler ve sahibinin yanında bile havlamayı sürdürürler.

2-) SALDIRI: Burada yabancının üstüne üstüne giderek seri şekilde havlarlar. Buradaki havlaması düşman uzaktaysa ve ona yaklaşırkendir. Eğer düşman çok yakınında ise sessizce sokulur, dalar ve ısırır. “Isıracak köpek dişini göstermez.” Havlama şekli normal havlamasından farklı olarak çok seri olup “har har har” şeklindedir.

3-) DAYANIŞMA: Bu havlama şeklinde uzaklardan bir köpek havlaması duyduklarında o sesin geldiği yöne doğru civardaki tüm köpeklerin destek amaçlı olarak yattıkları yerden havlamalarıdır.

4-) ULUMA: Bu havlama şekli ise  hayvanın kendi iç dünyasıyla ilgilidir. Genellikle dolunay çıktığında gece vakitleri ya da ezanlar okunurken yine yattıkları yerden gökyüzüne doğru ulumayla birlikte havlamalarıdır. “Uuuvv, hav hav hav.” şeklinde olan ulumaları, ezan okunurken iç yangınını ifade edercesine daha bir acıklı ve hüzünlü olup, bu tip ulumalardan insanlar da etkilendikleri için “kötü haber gelecek” vehmine kapılırlar. Hayvanlar bu durumlarda sakin olmalarına karşın oldukça endişeli ve tedirgindirler.

 

HEV HEV HEV: Yavru köpek(ciben) sesi.

HIRR: Sinirlenmiş fakat henüz sinirlerine hakim olan köpeğin ısırma ya da havlama öncesi çıkardığı ses.

İİİİ HAHAHAHAHAHA: At kişnemesi.

İYNK İYNK İYNK: Canı yanmış köpeğin kaçarak inlemesi.

MAOUV, AOUV: Kızansak erkek kedi.

MEEE: Kuzu sesi.

MİYAAAV: Korkan kedi çığlığı.

MİYK MİYK MİYK: Gözleri açılmamış kedi yavrusu sesi.

MİYAV MİYAV MİYAV: Eş arayan ya da yavrularıyla iletişimde olan kedi.

MÖÖÖ: Sığır sesi.

TISK: Sinirlenmiş kedi sesi. Önündeki yiyeceğe uzananlara ve yanına yaklaşmasını istemediği köpek ve kümes hayvanlarına karşı belini kamburtarak aldığı şekilde çıkardığı kızgınlık ve saldırı sesi.

Ü’ ÜRÜÜÜ ÜÜÜÜÜ: Horoz ötüşü. Horozlar iki türlü öter: Birincisi, doğal görevleri olan sabah vaktindeki kısa kısa ötüşleridir. Bu vakit sabah ezanı vakti olup güneşin doğmasına bir saat kaladır. Ancak horozlar bazen vakti şaşırır, vakitsiz öten horozun da başı kesilir. Kuşlar güneşin doğmasına yarım saat kala ötüşmeye başlarlar. Horozun ikinci ötüşü gündüz vakti kendi çöplüğünde ötüşüdür ki sık sık çalı dizemesi gibi yüksekçe bir yere çıkar önce kanatlarını birbirine vurdurarak “pat pat pat” diye bir ses çıkarır ve diğer hane horozlarıyla karşılıklı olarak uzun uzun ötüşürler. Her hanede tek horoz olur. İkinci bir horoz lider horoz tarafından istenmez, başka hane horozlarının da gelip tavukların arasına karışmasına izin verilmez, kendi aralarında kanlı didişmeler, horoz dövüşleri olur. Netice itibariyle her horoz kendi çöplüğünde öter.

VAAAK VAK VAK VAK VAK: Dişi ördek sesi.

VIRAK VIRAK VIRAK: Kurbağa sesi.

 

 

ALET VE DOĞA SESLERİ

 

COM COM COM COM: Yayık yayma sesi.

DANGIL DUNGUL: Büyük sığır çanı.

DIGIL DIGIL DIGIL: Küçük sığır çanı.

DİLİT DİLİTTE DOMBALA DOMBAAL: Davul zurna sesi.

DİNG DİNG DİNG: Koyun çanı, zil.

DOM DOM DOM: Davul sesi.

FIŞIR FIŞIR: Ekşimiş sıvı sesi.

FOKUR FOKUR FOKUR: Kaynayan su sesi.

FOŞUR FOŞUR: Çağlayarak akan su sesi

GACIIR, GUCUUR, GIRÇ:  Kağnı sesi.

GÜÜM PAT, GÜÜM PAT: Küskü ile mısır dövme.

HIŞIR HIŞIR: Rüzgârlı havada yaprakların çıkardığı ses.

KÜÜÜT: Tüfek patlama sesi.

PAAT PAAT: Çamaşırları tokmakla yıkarken çıkan tokmak sesi.

ŞIRRAAK, ÇATIR ÇATIR, GÜMBÜR GÜMBÜR: Şimşek sesi (gök gürültüsü).

ŞIRIL ŞIRIL ŞIRIL: Akarsu (çay, dere) sesi.

TAK TAK TAK TAK: Çekiç ya da keserle çivi çakma.

TAKTAAK TAKTAAK: Tabanca sesi, ikişerli atış.

TAKIR TAKIR: Tabanca sesi, sürekli.

TAAK TUK, TAAK TUK: Baltayla odun kesme sesi.

TINK TINK TINK: Suyu biten tütün dikicinin dağıtıcıdan su istemek için elindeki teneke ıbrığa sivrüçle vurma sesi.

VUUUV VUV VUUUV: Rüzgâr sesi.

 

/Çetin KOŞAR

22 Haziran 2020


10 Haziran 2020 Çarşamba

Tefek

T E F E K
NE  İŞİMİZE
Y A R A R ?

Köylümüz, hayatını kolaylaştırmak için aletler yapmıştır. Şimdilerde sanayi ürünü aletler kullanıyor ama eski aletlerinin hammaddesi  %100 doğal idi. Mesela YABANİ TEFEK bitkisi bunlardan birisi. Onunla yaptığımız onca işi son zamana kadar DEMİR TEL ile yapar olmuştuk. Ne farkı vardı? Hiç bir farkı yoktu ama tefek bedavayken inşaat teline PARA ÖDEMEK hoşumuza gidiyordu galiba!...

Tefek , tanım olarak: "Kabak, kavun, karpuz, üzüm ve sarmaşık gibi sürüngen dallı olan bitkilerin dallarına verilen genel bir ad.

Yazı yazarken, tanımlama yapmam gerektiğinde hep TDK sözlüğünü baz alırdım ama bu tefek konusunda Türk Dil Kurumu'nun da kafası iyice karışmış olmalı ki "dağıt"mış. Tarama sözlüğü desem değil. Ağızlar sözlüğü desem hiç değil. Bir tefeği tanımlamak için ot, çiçek, yaprak ve ağaç demiş. Oysa tefek ip gibi kırılmadan eğilip bükülebilen bitki dalının genel adıdır.

TEFEĞİ NERELERDE KULLANIRDIK

Köyde sadece tefek dediğimiz bu bitki çalılıklarda ve koruluk ormanlarda olur. 

Çalılardaki sürekli el altında olduğu için gelişmez ve alet yapımda kullanılmazdı. Bahar aylarında özellikle Mayıs ayında bizim KIRÇAN dediğimiz dikenli çalı bitkisiyle birlikte filiz sürer fakat biz kırçanları toplar onlara dokunmaz, özellikle iyi beslenip "semirmesi ve güçlü" olması için gücünden faydalandığımız ÖKÜZ 'lere yedirirdik. Daha sonra bu filizler mısır püskülü gibi ama beyaz ipeksi bir çiçeklenme geçirir, mübarek öyle bir güzel koku yayardı ki dayanamaz biz de yerdik ama acımtrak tadı ikinci lokmayı ağzımıza koydurmaz sadece çiğner çiğner atardık.

Gelelim koruluklarda gelişip serpilmiş tefeklerden neler yaptığımıza. Koruluktan kastım büyük ağaçlardır. Bu tip yüksek ağaçların gövdesine değil dallarına tutunarak ağacın tepesine kadar uzayan bu tefeklerdir bizim kullandığımız.

1- Küçük sele sepet yapılırdı.
2- Çift sürerken ota yaprağa saldırmasın diye öküzlerin ağzına sepet örerdik.
3- Dizeme türü çalılara yapılan kapılara, evin bahçe kapısına, ağılın kapısına mandal yerine kullanırdık. Simit şeklinde iç içe dolar, kapı sapı ile sabit kazığa birlikte geçirilirdi.
4- Ahır ve ağılların ( tamın taşın) temizliğinde ve diğer toprak zeminlerin temizlenmesinde kullandığımız "Çalı Süpürgesi"nin sapını bağlardık. Böylece kurudukça daha da bir sıkı sarardı.
5- Dara düştüğümüzde "Urgan" niyetine kullanırdık.
6- Çivisi kırılan dizeme(çalı) cereklerini bağlardık.
7- Kayış koptuğunda kayış yerine ikame ederdik.
8- Mal güderken ormanda tefeklere asılır "Tarzancılık" oynardık.
9- Mutfakta kazan ve tencere altlığı olarak kullanırdık.
10- Hayvanların boynuna sarar yular gibi kullanırdık.
[ EKSİKLİKLERİ YORUM BÖLÜMÜNE YAZINIZ LÜTFEN ]

*****************************
Bir Anı:
TEFEKTEN DİZGİN OLUR MU?

Bir keresinde Kömürlük Dağı'nda mal güderken karşılaştığım yabancı ve sahipsiz bir atın boynuna bu tefekten bir yular geçirmiş ve ömrümde ilk ve son kez bir ata binmiştim. 

Sanki eşeğe biniyormuşum gibi ağzına "gem vurmadan" ata bindim. Ne at beni tanıyor ne ben atı. Ne ben onun dilinden anlıyorum ne o benim dilimden anlıyor. İki yabancı, bir hevesle hemen oracıkta dost oluvermiştik.

Atın sırtına çıkabilmek için BİNEK TAŞI olarak Kömürlük Kapısını kullandım. Akbulut köylüler bilir bu kapımız da TEFEKLİ'dir. RETKİT gibi olmasa da bizim DÜLDÜL'e sorunsuz bir şekilde DALTON KARDEŞLER gibi bindim. Sesini çıkartmadı. Önce bir "deh" dedim. Başladık "estek köstek" gitmeye. Bu gidiş zamanla bana ağır ve çok yavaş bir gidiş gibi geldi. Kendimi Malkoçoğlu Cüneyt'in yerine koymuş olmalıyım ki atı ayak topuklarımla "mahmuz"layarak yüksek sesle bir "deeeh" daha çıktı ağzımdan... Bereket tefekten yaptığım yular sağlamdıda sıkı tutunduğum için at şahlanıp ileri doğru atıldığında "dizginler" kopup elimde kalmadı. 

Hızlanmıştık. Kömürlük kapısının oradan başlayıp Mutaflıların alt tarafından geçip Papasların başından yol boyu gidiyoruz. At benim altımda ben atın üstünde "altlak üstlek" bereket rahvan gidiyoruz. Ama biraz da zayıf olan ata eyersiz bindiğim için "hop oturup hop kalkıyorum." Duyduğum kütürtüler kemik sesleriydi sanki. "Duur, oha, dorha, çüüş, burşş..." ne dediysem dedim ama at ile aramızdaki iletişim o "depüklü dehleme" ile kesilmiş olmalı ki at artık bana küsmüş hiç bir çağrıma kulak asmıyor, beni duymazdan geliyordu. Ama hızını da değiştirmiyordu.

Virajdan sonrası Arduçluk ve oranın yolları da kayalık idi. Atın ayağının kaymasından korktum. Yere düşüp "akılsız kafayı" yarmamak için katı ve derin çamurlu bir yerde kendimi atın sırtından yere attım. Tabi atlarken de kendimi kollayarak, çamurlu yere omuzüstü gelecek şekilde yattık çamura. İsteyerek planladığım gibi bir düşüş gerçekleştiği için bu ata binme sevdası da kazasız bir şekilde sona ermişti.

Ben düşünce sağolsun hemen at da durdu ve boynuna sardığım tefeği çözüp, helalleşip onu Devret'in üstündeki Arduçluk'a kendimi de malların yanına Kömürlük Dağına saldım.

/Çetin KOŞAR
8 Haziran 2020