14 Nisan 2009 Salı

Yitik Kültür Mirasımız; OCAKLIK


Ocak
 
Ocaklığın kelime ve ıstılahı olarak bir çok anlamı vardır. Bunların başlıcalar ; 1- Bir aileye babadan oğula geçmesi için verilen mülk (mal), 2- Ateş yakılan yer, ocak. 3-Bir yapının temelini veya çatısını oluşturan büyük kereste (temel: minye) (çatı:baba direği). 4- Mutfak. 5- Baca. 6- Bir yerin gelirinin ölümünden sonra kalıtçılarına(mirasçılarına) geçmesi koşuluyla bir kimseye verilmesi yöntemi. 7- Osmanlıda gelirinin tersanelere veya askerlere verildiği arazi (toprak). 8- Yurtluk. Vb..
                    
OCAKLIK
Konumuz olan ocaklık, ateş yakılan yer, mutfak ve bacadır. Ocaklık eski evlerimizde ısınma, yemek pişirme, ekmek pişirme ve her türlü ısıtılma ve ısınma işleminin yapıldığı yerler olup, evin genellikle güneye bakan ve en büyük odasında olur. Bu odalar, günlük oturma odası mutfak ve yemek odası olarak günlük hayatın en çok geçtiği yerlerdir. Soğuk kış gecelerinde aile bireylerinin üşümemek için aynı zamanda yattıkları yerdir.
   
MİMARİ AÇIDAN OCAKLIK
Ocaklıklar genellikle odaların iç mekânlarını ayıran duvarlardadır ki, ısı duvarın arkasındaki diğer başka bir bölümü de ısıtsın. Bölme duvarının tam orta noktasına inşa edilirler. Ocaklığın bir tarafında odanın giriş kapısı olup, diğer tarafı genellikle ahşap dolap görünümünde banyo yerleridir (hamalık). Banyo yerleri olarak tahsis edilmeyenler de vardır ki bunlar kiler dolabı olarak kullanılır.
 
Ocaklıklar genellikle içi dolu (harman)  tuğladan yapılırlar. Taban kısmına tuğla döşenir. Yaklaşık 120 cm. genişliğinde ve 60 cm. derinliğindedir. Ocak yapılırken 20cm. Kalınlığında birbirine paralel yaklaşık 60cm. yüksekliğinde iki yanı ve arkası duvar olarak yapılır. Bunu elde etmek için çift sıra tuğla kullanılır. Daha sonra duvarlar tek sıra tuğla ile devam edilir. Ocaklık içerisinde oluşan set üzerine akşamları aydınlatma amacı için kullanılan idare lambası ve ekmek yapılan sac konulur ki çıkan is bacadan çıkıp gitsin diye. Duvar yukarıya doğru yükselirken, birbirine paralel dar kısımlar dışarıya doğru bömbe şeklinde veya yarım kemer şeklinde çıkar ve üst kısımda yaklaşık 90 cm. genişlik elde edilir. Bir metreye gelindiğinde, ocaklığın ön tarafı da duvar yapılır. Ön duvar önce kemer şeklinde başlar ve hafifce geriye doğru eğim halinde devam eder. Bu arada yan kısımlarda birbirine yaklaşmaktadır. Dik olarak yapılan tek duvar arka duvardır. Yaklaşık iki metreye gelindiğinde ön duvara bombe(çıkıntı) yapılarak takriben 15cm genişliğinde, üzeri düz bir set elde edilir. Bu çıkıntı yemek pişirilirken kullanılan baharatlar, tuz ve yağ gibi malzemelerin konulduğu yer olarak kullanılır. Daha sonra duvarlar tavana ulaşır ve çatı arasını geçerek dışarıya uzarlar. Çatı üzerini bulan duvarlar birbirlerine iyice yaklaşmış ve baca şeklini almışlardır. Bacalar çatının en yüksek yerinden yaklaşık 50cm. daha yüksek yapılır ki dumanı iyi çeksin diye. Ocaklığın vazgeçilmez malzemeleri sac, sacayak ve ocaklığın ortasından sarkan ve ucu kancalı zincirdir.  Bu ocakların ahşap olanı da vardı ki onlar nasıl yanmazlardı hala anlamış değilim.
   
SAC
Ortası yukarıya doğru bombeli(hafif kubbe şeklinde) metalden bir malzemedir. Ekmek ve çeşitli hamur işi yiyeceklerin pişirilmesi esnasında kullanılır. Sacın ateş tarafına gelen çukur kısmı külden yapılan balçıkla yaklaşık yarım santim kalınlığında iyice sıkıştırılarak sıvanır. Sıvama amacı metal kısmının fazla ısınarak üzerinde pişirilen yiyeceğin “haşlak” yani “dışı yanık içi çiğ” olmasını engellemek amacı içindir.
  
Sacayak000
SACAYAK
Sacayaklar üçgen ya da çember şeklinde üç ayağı olan metal(demir) malzemedir. Yanan ateşten sacı ya da üzerine konan kazanı veya tencereyi yüksekte tutar ve altta ateşin rahat yanmasını sağlar.
   
ZİNCİR
Ocaklığın dar olan duvarlarına monte edilen kiren(kızılcık) sopasına bir halka ile tutturulur. Ve aşağı doğru sarkar. Yanan ateş üzerine üstten kulplu kazan(aşurma) veya başka nesneler takılarak pişme esnasında devrilmeyi önler. Pişen yemeğin ateşe yakınlığını ya da uzaklığının sağlamak için zincir üzerinde bir düzenek bulunur. Kış aylarında ahırda (tamda) bulunan hayvanlara verilen “yal” da bu zincirlere asılan kaplarda pişirilir.
   
OCAKLIĞIN YAKILMASI
Sıcak yaz aylarında, sadece yemek ve ekmek yapma amaçlı hafif ateş yakılır ve pişirme işleminden sonra söndürülür. Kış aylarında aynı zamanda ısınma ihtiyacı da temin edildiği için kuvvetli ateş yakılır. Bu ateşin yakılması esnasında önce omca diye tabir edilen yaklaşık iki metre uzunluğunda ve 30 ila 40 cm. kalınlığında bir kütüğün ucu ocaklık içerisine konulur. Kütük genellikle oda kapısı yönündedir ve hafif çaprazdır. Sonra kütüğün ocaklık içerisindeki ucuna ateş daha gür şekilde yakılır.

Yoğun bir ateş elde edildiğinden oda içerisi ısınır ve insanlar ocaklığın karşına oturarak ısınırlar. Ocaklığın kapıya en uzak ve en sıcak tarafı dışarıdan gelenlere terk edilerek hızla ısınması sağlanır.

Eve gelen misafirler de bu kısma saygı ve konukseverlik gereği olarak altlarına tavuk tüyü minder ve yaslanması içinde yastık verilerek oturtturulur. Dışarıdan gelenlere   "ÜŞÜMÜŞSÜN OCAĞIN BAŞINA GEÇ" diye bir söz günlük hayatın parçası gibiydi. Ocaklık içerisinde uç kısmı yanan omca zaman zaman ileriye doğru sürülür. Omca uçları uzun kış gecelerinde hemen hemen hiç sönmez ve odada uyuyan insanlar üşümezdi.

NOSTALJİ
Babaannesinin ya da anneannesinin yaptığı turşu, reçel, pekmez gibi katıklarla sac üzerinde pişirilen patıl ekmeği veya ocağın içerisinde kızgın küllerin arasında, lahana yaprağına sarılarak yapılan sodalı kül çöreğinin tadını hala hatırlayan var mı? Ya da sac üzerinde yapılan yağlı veya bazlamanın ayran eşliğindeki lezzetini.  Hele hele mavi renkli çinko çaydanlığın ucundan çıkan sıcak buharın çıkardığı o düdük sesini ve içerinde demlenen ot çayının iliklerine kadar üşüyenleri nasıl ısıttığını. Akşamdan zincire asılan bakır aşurmanın içerisinde pişen mısır çorbasının sabahları tereyağında kavrulup yerken ağızda bıraktığı o hoş lezzeti kaç kişi hatırlıyor? Uzun kış gecelerinde mısır patlatarak ya da kestane pişirerek çevresinde oturulan ve koyu sohbetlerin geçtiği ocaklıklar sosyal birer mekanlar olarak hatıralarımızda yerlerini hala korumaya devam ediyorlar.
     
Saygı ve sevgilerimle.

/Hicabi AY

6 Nisan 2009 Pazartesi

Kabaalma Yaylasına Doğru


PICT5871
KABAALMANIN YOLU 2. KEZ GÖRÜNDÜ

Yüreği memleket özlemiyle dolan ve her birisinin içinde ayrı bir özlemi olan saygıdeğer Sordanköylülere selam olsun.

Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Geçen yıl ki buluşmamız sanki dün gibi hafızalarımızda. O unutulmaz güzel günü Cenab-ı Allah(cc) tekrar yaşamayı cümlemize nasip etsin.

Malum ekonomik kriz teğet geçmedi; deldi geçti. Herkesi mutlaka olumsuz yönde etkiledi. Krize rağmen birlik ve beraberliğimizi dimdik ayakta tuttuğumuzu göstermek için elimizden geldiği kadar devam ettirmeliyiz ki insanlarımız bir birini unutmasın, bir birlerine hayatları boyunca yardımcı olsunlar.

Bugünlerde bizlerin bu yönde atacağı adımlar yetişen yeni neslimiz için altın değerinde yatırımlardır. Bizler geçim derdinden biraz dağıldık ama onlar birbirlerini tanıyıp kaynaşsınlar.  

Onlar bizlerin başlattığı bu birlikteliği ilerleyen zamanlarda farklı alanlarda, daha geniş sosyal faaliyetlerde bulunarak ilerletebilirler. Gelecek nesillerimiz bu sayede, maddi ve manevi değerler bakımından bizlerden daha iyi durum da olabilirler.

Bu yıl da herkesin maddi ve manevi desteklerinizi bekliyoruz. Geçen yıl katılamayan kardeşlerimizle birlikte bu yıl, 28 HAZİRAN 2009 Pazar günü unutulmayacak bir yayla şenliği olması dileğiyle Allah’a emanet olun.

Saygılarımla.

/Kibar Mikail YEŞİL

3 Nisan 2009 Cuma

Taflan / Defne / Laurus Nobilis



Köyümüzdeki adıyla taflan, o günlerde hiç bir işe yaramayan bir çalı bitkisiydi. Yaprak dökmeyip, yaz kış yeşil kalmaktadır. Çocukluğumuzda bize tek bir faydası vardı o da kış günü meyvelerini yemeye gelen “Çıra burun” ve “Gara bakal” dediğimiz kuşları avlamak için diplerine karargâh kurar “Rastik” ya da “Temer” ile vurmaya, dallarına kurduğumuz “Kıl Tuzak” larla da yakalamaya çalışırdık.
 
Bizim için hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan bu çalı bitkisinden elbette atalarımız gereği gibi yararlanıyorlardı. İlk aklıma gelen bebeklerin belendiği beşiklerin altına serilen yatakların birisi taflan yaprağından yapılmış yatak idi. Bu yatak ya da altlık sayesinde bebek beşikleri “çömlek” ya da “lazımlık”lara rağmen pis değil mis gibi kokardı.

Çıra gibi çok iyi bir tutuşturucu özelliği vardır. Hatta çıtır çıtır patlayarak yanmasından dolayı biz ona “ Barut Ağacı” da derdik.

Küçük bir ayrıntı var ki o da “Taflan” ve “Defne” gibi isim kargaşası. Bence ikisi de doğru. Defne ya da Taflanın Latince adı “laurus nobilis”’dir. Öte yandan Taflan ya da Karayemiş denilen ve meyvesi yenilen türün Latince adı ise “prunus laurocerasus”dur.  Bizim konumuz olan meyvesi yenmeyen taflandır.

Evet, düne kadar bizim için hiçbir ekonomik değeri olmayan, şimdi ise ekonomik yolculuğa çıkan köyümüzün taflanları dünyanın öbür ucuna gitmektedir. Hicabi kardeşimiz konu üstüne güzel kafa yormuş. Dikkate değer önerilerde bulunmuş. Kendisini tebrik ederiz.


Köyümüzün Yeni Ekonomik Ürünü TAFLAN Pazar Yolculusu



Hicabi AY Yazıyor...
Taflan / Defne / Laurus nobilis

Defnegiller familyasının örnek bitkisidir. Anayurdu Akdeniz havzası olan ve günümüzde ılıman yerlerde yaygın olarak yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen ağaç ya da ağaççıklar. Ülkemizde kıyı bölgelerinde doğal olarak yetişmekte, ayrıca park ve bahçeleri süslemektedir. Çeleng yapımının ana bitkisidir. Milli bayramlarda cadde, meydan ve takların süslemesinde kullanılır.

Ortalama 2-4 metre boylarında olan bitki, zaman zaman 6-8 metreyi bulmaktadır. Taflan sık dallı yuvarlak sivri tepeli, 8-10cm uzunluğunda oval yayvan yapraklı ve kışın yapraklarını dökmeyen bir bitkidir. Yapraklarında bol miktarda eterik asit bulunmaktadır. Bahar aylarında toplu ince sarı çiçek açan taflanın daha sonra zeytini andıran bir cm çapında önce yeşil daha sonra mor ve nihayetinde siyah tek çekirdekli oval yemişi vardır.

Taflan üretiminde daha çok çelikleme yöntemi yapılmaktadır. Taflan yemişleri ve yaprakları ilaç sanayisinde, veteriner hekimlikte, sabun ve şampuan yapımında kullanılmaktadır. Baklagiller paketlenirken içerisine konulacak kuru bir defne yaprağıyla taflan yaprağı böceklenmeyi de önlemektedir. Ayrıca özellikle balık ve et yemeklerinin içerisine konan taflan yaprağı yemeklere bol çeşnili bir aroma katmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı hazmı kolaylaştırır, mideyi çalıştırır, idrar söktürür, vücudu terleterek toksinlerin atılmasını sağlar. Taflanın birden çok çeşidi bulunmaktadır. Laurus nobilis dışındaki diğer taflan türleri zehirlidir
Taflan ağaçlarının bol miktarda bulunduğu yerde çevreye hoş bir koku yayılmaktadır. Yerlere dökülen taflan yaprakları ve yemişlerini çürümesi sonucu toprak bol miktarda inorganik maddeye kavuşmaktadır. Toprak rengi siyahtır(karadır). Bu yapıdaki topraklar hafif kumlu bir halde olup işlemesi daha kolaydır. Tahıl be sebze üretimi de oldukça verimlidir. Atalarımız böyle siyah, verimli, yumuşak topraklara taflan toprağı diyorlardı. Köyümüzde siyah topraklı yani kara topraklı tarlaların kalmadığını göz önünde bulundurursak, tarla kenarlarına bol miktarda taflan ekilerek(dikilerek) toprakların yeniden organik yapıya ve siyah renge kavuşması sağlanabilir. Böylece kimyasal gübre bağımlılığından topraklarımız kurtarılabilir ya da bağımlılık azaltılabilir. Ayrıca kışın 6-7 ay süreyle peşin paraya alımı yapılan taflan yaprağı satışlarında daha fazla gelir elde edilebilir.

Defne ya da Akdeniz defnesi, (Laurus nobilis), defnegillerden, her mevsim yeşil kalabilen, güzel kokulu ve yapraklarının kullanım alanı oldukça geniş olan bir ağaç türüdür. Yemeklere lezzet kattığı gibi alternatif tıpta da birçok yararı vardır. Ayrıca Türkiye'nin tarım ihracatında önemli bir paya sahiptir. Defne yaprağının dünya’daki yıllık üretimi yılda 8 bin tondur. Bunun yaklaşık %80'ı Türkiye'den kaynaklanır. Bu üretimden Ülkemiz 8 milyon dolar gelir elde edilmektedir.

Kış aylarında bütçelerine gelir eklenemeyen köy halkının aktif bir gelir kaynağı olabilir. Önce köy kalkınmasına dolayısıyla ulusal kalkınmaya kendi çapında daha fazla katkıda bulunabilir. Zaten engebeli ve tek yıllık bitki yetiştirmeye fazla elverişli olmayan topraklarımız bu yanlış uygulamadan dolayı, oldukça yorgun ve verimsiz hale geldi.

Yatay sürüme elverişli olmayan tarlalar dikey sürümler sonucu ihtiyarladı. Bunu arazilere baktığımız zaman siyah toprak görülmemesinden anlayabiliriz, tarlalarda tıpkı saçlarımız gibi ağardı. 25-30 yıl öncesine kadar yatay olarak kara sabanla sürülen tarlalar, traktörlerle dikey sürülüyor ve üstteki verimli toprak hemen aşağıdaki komşu tarlaya geçiyor. Oradan diğer komşuya ve en nihayet en aşağıdaki dere yatağına kadar sürükleniyor. Yağmur mevsimi başladığı zaman dere yatağında yükselen sular bu toprakları denizlere sürüklüyor. 25-30 yılda arazilerde bu kadar çok değişim olduğuna göre, korkarımda bir o kadar yıl sonrasını düşünmek bile istemiyorum. O kadar yıl sonra alt tabakadaki taşlar ve kayalar ortaya çıkarak elimizde ekilebilir arazi kalmayacak, bunun önlenmesinin ve gelecek kuşaklara verimli toprak miras bırakabilmenin yolu tek yıllık bitki ekiminden vazgeçilerek çok yıllık bitkiler ekilip dikilmelidir. Tamda bu noktada çeşitli meyvelerin yanında taflanda gelir getiren bir bitki olarak dikilebilir. Bunu en azından tarla kenarlarında yapabiliriz. Ağaç kökleri toprağın aşağılara sürüklenmesini bir miktar engelleyecektir. Hatta bir zamanlar ekim dikim yapılan ve günümüzde terk edilmiş olan peynir puvarı, eski köy ve kökçe gibi boş arazilere de dikilebilir. Bu konuda çevre ve orman bakanlığıyla işbirliğine gidilerek destek alınabilir. Ayrıca valilik ve kaymakamlık makamlarından da destek istenebilir.

Taflan yaprakları direk olarak yurt dışına ihraç edildiği gibi sabun sanayiinde gıda sanayiinde etli ve zeytinyağlı konserve yemek üretiminde ve hatta sıcak yemek üretiminde aroma ve çeşni olarak kullanılıyor. Ayrıca kuru gıda ambalajlaması yapılırken içerisine birkaç yaprak konularak böceklenmesi önleniyor. Gıda maddelerimizin saklanmasında biyolojik önlem oluşturduğundan kimyasal koruma ilaçlarına ihtiyaç kalmıyor. Bu yönüyle incelendiğinde insan sağlığı açısından da oldukça faydalıdır. Ayrıca ilaçlara para ödemek zorunda kalınmıyor. Taflan yemişlerinden kelliği önleyici şampuanlar üretiliyor. Bitkinin yaprak ve yemişleri altarnatif (tamamlayıcı) tıp alanında da kullanılıyor.

Bunları göz önünde bulundurursak taflan yaprağı alımları kesintisiz olarak devam etmesi muhtemeldir ve boş alanlara dikimi yapılırsa ciddi bir gelir elde edileceği hiç şüphesizdir. Hoş kokusundan dolayı çevremiz güzel kokacağı gibi yapraklarını havdan aldığı nemle yeraltı su kaynaklarını beslenmesine de katkı sağlayacaktır. Organik tarıma geçişte, toprakların organik maddelerce zenginleşmesini sağlayacağından ayrıca böyle yararları da olacaktır. Köyümüz ormanlarında doğal olarak yetişen taflan bitkisi dikilerek çoğaltılması sonucu köyün sosyo-ekonomik durumunda da ciddi olumlu nitelikler göstereceği hiç şüphesiz tartışılamaz. Genişçe bir tüketim alanı bulunan taflan yapraklarının satılmaz şüphesiyle dikimi ve ekimi ertelenmemelidir.

Haydi Akbulut! Böyle bir ekim ve dikim seferberliğine ön yargısız başlamaya var mısın? Doğu Karadeniz’in çay bahçeleri misali neden bizimde taflan bahçelerimiz olmasın? Hiçbir şey elde edilemese de daha yeşil daha temiz ve daha manzaralı bir çevre elde edilecektir.

DEFNE (TAFLAN) SABUNU
(Kepeklere karşı korumada anti-septik oluşu sayesinde deride birçok hastalığa, egzamaya ve mantara iyi gelir. Varisleri rahatlatmada, ergenlik sivilcelerine, saç diplerindeki yara ve tahrişlere karşı çok etkilidir. Derideki gözenekleri açar ve çok rahatlatır. Doğal kokusu ve anti-septik oluşundan dolayı dolap içlerine konulduğunda haşere barınmasını engeller.

Saygı ve sevgilerimle.

/Hicabi AY

Defne / Daphne



Destana göre, Yunan Deniz Tanrısı Peneus'un kızı Dafni'ye, Apollon aşık olmuştup. Dafni'ye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Eros'un oklarından birine hedef olmasıdır.

Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Birgün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit'in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon'un kalbine saplanır ve Dafni'ye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Dafni'nin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollon'dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

Bir gün Dafni yine kaçarken Apollon'a yakalanır ve babası Yunan Deniz Tanrısı Peneus'dan yardım ister. Peneus, Dafni'yi Defne ağacına dönüştürür ve Dafni sonsuza dek Defne ağacı olarak kalır.

Apollon ise, Defne ağacından aldığı yapraklarla kendine bir taç yapar ve bu tacı başından hiç çıkartmaz. Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz Defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur.

Yine bir efsaneye göre bu olay Antakya'nın Harbiye Beldesinde geçmiştir. Bu efsanenin kanıtlarından en önemlilerinden biri Antakya Arkeoloji Müzesini'nde bulunan Apollon ve Dafni mozaiğidir. Ayrıca burada yaşayan halk, Harbiye'nin meşhur şelalelerine "Apollon'un Gözyaşları" adını vermiştir. Ayrıca bu şelaleler defne ağaçları arasından akmaktadır. Bu da öykünün Harbiyede geçtiğini destekleyen önemli özelliktir.


Bir Can YÜCEL şiiri;

DEĞİŞİM
zeus güya, rüzgar
koşuyor karşıki ağacın ardından
yakalayamıyor ki ama
daphne değil çünkü o yeşil kızın adı
defne

oh olsun zeus pezevengine!
apollon olsan ne lazım gelirmiş gibisine...
/Can Yücel


Apollon ile Daphane Efsanesi
 Baş Tanrı Zeus'un oğlu olan Apollon güneş tanrısıymış ilk zamanlarında. Her sabah, dört tanrısal atın çektiği altın arabası ile peşinde güneş, gökyüzünü bir uçtan bir uca dolaşırmış baş tanrı Zeus'un oğlu. Bir gün yine altın arabası ile dolaşırken gökyüzünde korkunç bir piton yılanına rastlamış. Yılanın büyüklüğünden ve görünüşünden korkan Apollon tanrısal kılıcını çektiği gibi öldürmüş dev piton yılanını. Apollon dev piton yılanını öldürmüş ama bu sefer de vicdanı rahat etmemiş. Yılanı öldürerek tanrısallığının kirlendiğine inanan Apollon, kirlenen bu tanrısallığını temizleyebilmek için yeryüzüne inmiş ve 7 yıl boyunca burada bir kralın sürülerine çobanlık yapmış. Çobanlık yaparken tanrıların çalgısı liri çalmayı öğrenmiş. O kadar iyi ve güzel çalıyormuş ki Zeus ona müzik Tanrısı olmayı da sağlamış bu sayede.

Yine bir gün gökyüzünü dolaşmaya çıkmış dört tanrısal atın çektiği altın arabasıyla. Bir uçtan bir uca gezerken gökyüzünü, elinde oku ve yayıyla bebek yüzlü aşk Tanrısı Eros'a rastlamış. Eros'un bebeksi yüzüne ve elindeki ok ve yaya bakan Apollon kendisini tutamamış ve Aşk Tanrısına şöyle demiş “ Ey aşkın tanrısı! Bu savaş araçları senin eline hiç yakışmıyor. Onları bana verirsen, uygun olan yerde, yani savaş meydanlarında kullanırım. Bilirsin benim attığım ok yerini bulur, bu konuda benim üzerime yoktur” Apollon'un bu sözleri çocuk gözlü, bebek yüzlü Aşk Tanrısı Eros'u çok kızdırmış. Güzel gözleri sinirden alev alev parlamış.

Apollon'a demiş ki; “Ey Güneşin, müziğin, okun Tanrısı güçlü ve akıllı Apollon. Söylediklerinde elbette ki doğruluk payı var. Senin oklarının her şeyi vurabilir mutlaka. Ama unuttuğun bir şey var ki o da benim oklarım seni bile vurabilir. Benim işimi neden böyle küçümsüyorsun” Eros sözlerini bitirdikten sonra Apollon'un yanından hızla uzaklaşmış. Ama bir yandan da Apollon'a oklarının tadını tattıracağına yemin etmiş. Apollon günlerden birgün yine yeşillikler içindeki ülkesinde oturmuş lirini çalarken, ormanda yalnız başında dolaşmakta olan güzeller güzeli su perisi Daphne'yi görmüş. Onu görür görmez bütün vücudunu bir titreme almış. Kendinden geçmiş bir halde tanrıçaları bile kıskandıran bir güzelliğe sahip olan bu su perisini izlemeye başlamış. Ancak onları izleyen birisi daha varmış. Aşk tanrısı Eros. Eros, Apollon'un kendisini küçümsemesinin intikamını almanın vaktinin geldiğini görünce sevinmiş ve hemen sadağından sadece tanrıların görüp hissedebildikleri oklarından nefret okunu çekip Daphne'nin yüreğine saplayıvermiş. Eros'un Tanrısal okları kalbine saplanan Daphne'nin kalbi artık yeryüzünde aşka kapatılmış böylece. Eros sadağından çıkardığı aşk okunu da Apollon'un kalbine saplayıvermiş. Apollon'un kendini beğenmiş sözlerinden böylece intikam almış aşkın Tanrısı Eros. Daphne ailesinin ve babasının tüm ısrarına rağmen evlenmeyi kabul etmiyormuş. Bu güzel su perisi her gün ormana çıkıp yeryüzündeki bütün canlıları güzelliğine hayran bırakarak dolaşıyormuş.


Apollon da artık her gün bu güzeller güzeli su perisini görebilmek için gökyüzündeki krallığından inip ormanda dolaşın bu büyüleyici güzeli izliyormuş gizli gizli. Artık ne savaşlardaki başarısı, ne avdaki keskin nişancılığı ne de ustaca çaldığı lirin tanrısal ezgileri tatmin etmiyormuş Işığın ve avcıların tanrısı Apollon'u. Her gün ormana gidip kalbini esir alan Daphne'nin tanrıları kıskandıran güzelliğini izliyormuş. Günler geçtikçe onu uzaktan uzağa izlemek yetmez olmuş güçlü ve yakışıklı Apollon'a. Kendi kendine demiş ki “ben ışığın ve müziğin tanrısı güçlü, yakışıklı, korkusuz Apollo'yum. Niye çekiniyorum ki. Gidip şu ormanın güzel kızıyla konuşayım. Aşkından dalgalanıp, göğsümü delen şu kalbimin acısını bastırayım” Kendi kendine böyle cesaret verdikten sonra güzeller güzeli Daphne'nin karşısına çıkmış Apollon. Daphne aniden karşısına çıkan Tanrı Apollon'u görünce korkmuş ve ondan kaçmaya başlamış. Apollon da onun peşinden koşuyormuş. Bir yandan da Daphne'ye, O'na olan aşkını haykırıyormuş. “Dur, kaçma benden güzeller güzeli peri kızı. Ben Apollon'um, güneşin, müziğin ve ışığın tanrısı. Senin düşmanın değilim. Bütün bu yeryüzünde bana aşık olmayacak tek bir canlı bile yokken sen niye benden kaçıyorsun.” Daphne'nin durmaya hiç niyeti yokmuş. Tam aksine kalbindeki nefret okunun etkisiyle Apollon'un bu aşk sözlerinden daha da korkmuş ve ciğerlerini yırtarcasına kaçmaya devam etmiş.

Apollon çaresizlik içinde Daphne'yi kovalamaya devam ediyormuş. Bir yandan da şöyle sesleniyormuş ona” Kaçma benden ne olursun ey güzeller güzeli. Bak ben ışığın tanrısıyım ama senin aşkından gözlerinden gözlerim kör, okun tanrısıyım ama kalbime saplanan bu aşk okunun dermanı yok bende. Dur ne olur kaçma benden, beni senin peşinden koşturan aşktır, düşmanlık değil!” Bu sırada Olympos'taki tahtında bütün olup biteni gören Tanrıların tanrısı Zeus bütün bu olan biteni izliyormuş. Oğlunun düştüğü bu içler acısı duruma üzülüyormuş ancak olaylara da müdahale etmek istemiyormuş. Daphne kaçmaya Apollon da onu kovalamaya devam etmiş. Bir an gelmiş ki Daphne artık Apollon'un yakıcı tanrısal nefesini hissetmeye başlamış ensesinde. Yorgunluktan iyice titreyen bacakları artık gövdesini taşıyamayacak hale gelmiş. Birden durarak ayağı ile toprağı eşelemiş ve şöyle feryat etmiş; “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru” Daphne'nin bu içten yalvarışıyla birlikte vücudu birden ağırlaşmaya başlamış. Ayakları toprağın derinliklerine doğru kaymış, yeryüzündeki bütün kadınları kıskandıran bedeni kabuk bağlamış, kokusundan bütün canlıların başını döndüren saçları da yapraklara dönüşmüş. İnce, narin kolları uzamış ve dallara dönüşmüş ve güzel Daphne bir defne ağacına dönüşmüş. Gördükleri karşısında şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış genç ve güçlü Apollon.

Üzüntüden bol bol gözyaşı dökmüş ve defne ağacına sarılmış. Güzelim yapraklarının kokusunu doyasıya içine çekmiş. Apollon Defne ağacına şöyle demiş; “Ey güzeller güzeli, ben seni çok sevdim. Sen beni istemedin ve benden kaçtın. Oysaki ben sana ne kadar âşıktım ve şu yeryüzünde beni reddedecek başka bir canlı yoktu. Ben seni karım yapacaktım. Mademki benim karım olamadın o zaman benim onur ağacım olacaksın. Bundan böyle ben ve tüm kahramanlar senin ağacının dallarıyla süsleyecekler kendilerini. Kokulu saçlarından olan bu ağacın yaprakları yaz ve kış yeşil kalacak ve ben onları taç yapacağım başıma.” Bu içten ve tatlı sözler üzerine defne ağacına döne Daphne saygıyla eğilmiş Apollon'un karşısında. İşte bu tanrısal aşk hikâyesinin geçtiği yer bugünkü Antakya'nın Harbiye'sidir. Ve derler ki Harbiye'nin şelaleleri de güzel Daphne'nin döktüğü gözyaşlarıdır...

30 Mart 2009 Pazartesi

Ayrık Otu



 Köyümüzde baharla birlikte başlayan tarla işlerinin aklımızda kalan en ilginç olanı hiç şüphesiz “Ayrık Otu” toplama işidir. Özellikle kumlu, taşlı ve sulak arazilerimizin davetsiz ve arsız misafiri bu otlar bulunduğu yerlerde başka bitkilere gelişme hakkı tanımazdı ve her yeri istila ederdi. Bitki köklerini delerek, onların çürümesine neden olur, canlı bitkilerin kök ve gövdelerini sarar, gelişmelerini engellerdi. Bu otların tamamını yok etsek bile, kısa zaman sonra tekrar ortaya çıkarlardı, Tohum ve köklerle çoğalır, mücadele edilmez ise her tarafı sarar, etrafına zarar verirdi.  

Özellikle “İkileme” dediğimiz ikinci sürüm esnasında tarlayı kuşatarak istila eden bu otları toplar üst üste yığar 3-5 gün kuruduktan sonra ateşe verir yakardık.  Bazen tarla kenarlarına çalı ve taş yığınlarının üstüne atarak toprakla bağlantısını kessek bile ne yapar ederler yine kendilerini tarlaya atarlardı. Bir rivayete göre, kaya üstünde 7(yedi) yıl kalsalar bile toprakla temas ettiklerinde tekrar üreyebilen bu ayrık otundan kurtulmak için toprak altındaki köklerinin bir parçasının dahi kalmaması için özen gösterirdik. Daha sonraları bunun ilacı da çıkmıştı ama nafile. Kısacası, kendisinden kurtulmanın imkânsız olduğu bir bitkidir.

Biz ondan kurtulmaya çalışırken o bizi bırakmıyordu. İyi ki de bırakmamış. Hastane kapılarında sürünüp doktorun yazdığı bir ton iğneyi yedikten sonra bir türlü kurtulamadığı hastalığının şifasını bir avuç kurutulmuş ayrık otu çayında bulan Recep Koşar bu otun kıymetini hepimizden daha bilendir.

Ayrık otu nasıl bir bitkidir?
Ayrık otu, Mayıs ve Ağustos aylarında, yeşil veya morumsu yeşil renklerde başak veren 20 ila 100cm.  boylarında, çok senelik otsu buğdaygillerden bir bitkidir. Dünyanın bütün soğuk ve ılıman iklimli bölgelerinde, ayrıca tropikal ve astropikal iklim bölgelerinin yüksek kesimlerinde yetişen 125 kadar türün ortak adı ayrıkotudur. Bu türlerden bazıları tarıma çok zararlı iken, kimi türleri de hayvan yemi ya da çim bitkisi olarak özellikle yetiştirilmektedir.

Toprak altında çok fazla yayılmış olan kökleri kuvvetlidir ve karışık şekildedir. Özellikle kumlu ve sulak topraklarda yetişir. Kökleri ince halat gibi tefeksi, gövdeleri dik tüysüz içi boştur. Yaprakları dar uzun sivri uçlu ve birbirine paraleldir. Çiçekleri uç kısımda yassı başak şeklindedir. Meyve kısımları renkli ve uzundur.

Tarlalarda belirtilen türden başka buna benzeyen büyük ayrık otu (Cynadon dactylon) olarak bilinen çeşidin daha kalın kökleri olup, nişasta ihtiva eder. Bu tür de diğerleri gibi kullanılır. Mısır püskülü ve arpa ile de karıştırılarak kaynatılır.

Tarım alanlarında, ekimi ve dikimi yapılan ürünlere zarar verdiği için genellikle, toprak işlenirken kökleri toplama yöntemi ile mücadele edilir.

Bitkinin kökleri eskiden beri üriner hastalıklarda kullanılan önemli bir halk ilacıdır. Köpekler bile ağız ve bağırsaklarını temizlemek için bitkinin yapraklarını iştahla ve zevkle yemektedir. Bu yüzden köpek otu ya da köpek çimeni diye de bilinir. Hemen hemen Türkiye’nin, bütün bölgelerinde, doğal olarak yetişir.

Ayrık otu kökleriyle beraber su ile kaynatılarak kullanılır. Ayrık otunun asıl faydalı yeri kökleridir.

Kaynatılıp içildiğinde;
-İdrar yolu, mesane ve böbrek rahatsızlıklarını giderir.
-İyi bir idrar söktürücü ve idrar artırcıdır.
-Sarılık hastalığına iyi gelir.
-Böbrek taşı ve kumunu döker.
-Nezleyi geçirir.
-İshale iyi gelir.
-Mide rahatsızlıklarını geçirir.
-Nikris hastalığına çözümdür.
-Vücudu temizler ve kanı kuvvetlendirir.
-Özellikle ateşli hastalıklarda hastayı rahatlatır.
-Prostata karşı koruyucudur.
-Romatizma ve gutu azaltır.
-Kaynatılan suyu ile pansuman yapıldığında özellikle ergenlik sivilcelerine ve deri hastalıklarına iyi gelir. 


Neler içermektedir: İçerisinde potasyum, demir gibi mineraller barındırır. A ve B yönünden oldukça zengindir. Saporinler, şeker, triticin, glikovalin, müsilaj gibi maddeler ve uçucu yağ bulunur.    
Latincesi: Elymus repens, tritcum repens agropyrum repens,cynadon dactylon.

Ayrıkotu kökünün kullanımı 
Ayrıkotu kökü; idrar söktürücü, mukoza koruyucu, antiseptik, bronşları rahatlatıcı, kan temizleyici özellikler taşır.

Bol miktarda karbonhidrat (triticin), müsilaj ve saponinler, mineral tuzlar, özellikle potasyum tuzu, silisik asit ve demir, vitaminler (A, B), organik asitler içeren ayrık otunun kökü, ilkbahar başlangıcında filizlenmeye başlamadan sökülür. Yıkanarak topraktan temizlenir ve açık havada kurutulur. Kuruduktan sonra, 55 derecelik yapay ısıda tekrar kurutulması doğru olur. Çünkü tam olarak kurumadığında küflenir ve kullanılamaz.

Saygı ve sevgilerimle.
/Hicabi AY

Tarımsal Aletlerimiz


PICT1635
Fotoğraf Albüme Ulaşmak İçin Tıklayınız


Köyü terkedip kentlere üşüşmeden evvelki yaşantımızda geleneksel kültürümüzle oluşturduğumuz ve iç içe bir hayat sürdüğümüz alet-edevatlarımız. Başka bir deyişle Tarımsal Kültür Ürünlerimiz.

28 Mart 2009 Cumartesi

Izdırabımız Yok değil


Yosunlu mahzenlerden çığlık sesleri duyuyorum. Asırların karanlık dehlizlerinden gelip uzanan ellerin gölgeleri çarpıyor zindan duvarlarıma. El atıp tutmak, onlara sahip çıkmak isteği içimdeki sönmek nedir bilmeyen bir ateş, bir ümit, bir arzu…

Yalan dolanın olmadığı samimi ilişkilerle karşılaşamadık hiç. Hep duyguların güdüsü yönlendirir oldu bizi her hal ki bunca zaman boşlukta bağlantısız sallanıp durmaktayız.

Bağımsız olmak! Güzel şey midir? Yok yok kastım başka. İyiye, güzele bağımlı olmak ya da olmamak. Ya da korkuya sarılmak. Hele hele en kötüsü de umutsuzluğun kollarına bırakıvermek kendimizi…

Hep bu kargaşa bulandırmıyor mu ki beyinleri? Seçemez olduk yolumuzu yordamımızı. Uçsuz bucaksız göklerde boşa kanat çırpan serçeler olup gittik.

Asırlar gibi sürüp geçmek bilmeyen günler. Güneşin yakmadığı zemherilerle kızgın Temmuz sıcaklarında donup donup tutuşmak iki ateş arasında kaderimizdi. Biz istedik çünkü. Yoksa hep gülmek hayal değildir bunca güzelliklerin raksettiği güzelim dünyanın göbeğinde. Heyhat! Nedense, yine de ahların vahların dineceği yok gibi görünüyor ufuklarımızda.

Ufuklarımız, tan vakitlerini gurup vakitlerine çevirdiğimiz saatlerle kaynaşıyor. Yaşadığımız, şafakların atıp gün ışıklarının şavkeylediği dünyanın hayaliyle avunmak, göz kamaştıran güneşin avuçlarında yaşadığımız hayatta bir bilmece gibi kurcaladığımızdandır beyinlerimizi; bilememek ya da duyguların esiri olmaktan kurtulamamak. Kuşku, umutsuzluk, korku, güvensizlik…

Şöyle bir yollansak uçsuz bucaksız, dönüşsüz yolculuklara seher vaktinde bahar yıldızlarıyla bir gün. Kendimizi buluversek hayal edilmez dünyaların orta yerinde, bilinmez zamanlarda. Görsek, kaynayan koca kazanların içindeki kabarcıklarda kendimizi şöyle yükselirken göklere doğru. Ramak kala ulaşmaya bir katlara ve anlık korkuların iğrenç görüntüsünün şimşeklerle yok oluşunun verdiği şuurla gönüllerimizin ulaştığı o huzur dalgalarından ayrılmadan sayha sayha akıp gidemez miyiz ki yüceliklere? Hepsi elimizde. Lâkin bırakmıyor işte bizi şüphe dalgaları. Kin, haset, kibir, gurur ve sevgisizliğin kuşattığı ruhumuzun melanetleri, rezillikleri…

Hiç şüphesiz çok uzak değil ak karlı dağlar. İstersek seyredebiliriz kendimizi. Sisin, dumanın hiç eksik olmadığı o yüce tepelerinden. Güven ve görevi şuurla yeşertebiliyorsak yüreklerimizin her ucundan haşıl haşıl… Başka kutluluk, yücelik muştalayan çizgiler bulabilirsek ne âlâ. İrem bağının gülleri mi? Bir çingenenin tef çığlıkları mı? Bilinmez…

Asillik, yücelik ve hüsn-ü gurur yüklü bulutların rahmetine muhtacız şu bahar seherlerinde patlamaya hazır filizlerimiz için. Dal budak salacak, çiçek verip ortalığa misk gibi kokular saçacak, meyve verecek sevgilere kucak kucak…

Güzelim dünyaları sevgiyle kucaklayıp saracak kollara doğru hasretle koşarak CAN’dan içeri… BEN’den içeri…

/Çetin KOŞAR
27.03.1985
Ötelerin Tutkusu / Trabzon

12 Kasım 2008 Çarşamba

Yeter Halanın Ardından









Yüzümüz yerde kaldı
Gözümüz yaşta kaldı
Gönlümüz darda kaldı
Hatırladık ve anladık ki,
Bu dünyanın ötesi vardı.
/Senai DEMİRCİ


Daha dün gibi; On beş gün önceydi. Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatarken ziyaretine gitmiştik muhtarımız Sunay ile birlikte. Annem gibi o da 5.Kattaki Dahiliye 2’de yatıyordu. Biz odaya girince doğrulup oturmuştu yatağında. Elini öpüp sarılmıştım boynuna annemin hasretini giderircesine.

Nedim Dayım üzüntülü, Zeki kardeşim sıkıntılıydı. Guatr, lokmalarını zehir ettiği için yemek yiyemiyordu. Oysa ben halini de iyi görmüştüm. Gayet umutluydum iyileşeceğinden.

“Hekimden sorma çekenden sor” demişler. Tıpkı annem gibi, babaannem gibi “köyünü” istediği an anlamalıydım. Hem bir de “Beklenen sıra” olayı vardı hayatta bizi yanıltan. Ama öyle olmuyor işte. Sıralar hep bozuluyor, bizim tarafımızdan olduğu gibi Rabbimizin tarafından da… Ya da bu işin sırası yoktu galiba.

Analarımız… Elleri, ayakları öpülesi varlık sebeplerimiz… Birer birer terk ediyorlar bizleri ve bu dünyayı… Geride bırakarak evlad-ü Iyallerini.

Kimin annesi vefakâr, kimin annesi fedakâr, kimin annesi cefakâr değildir ki? Yemeyip yediren, giymeyip giydiren biricik analarımız. Hasta olduğumuzda gece sabahlara kadar başucumuzda bekleyen analarımız. Üzüldüğümüzde bizimle birlikte üzülen, sevindiğimizde bizden daha çok sevinen analarımız. Uzun söze ne hacet; şu hayatta bizi “karşılıksız seven” tek insan…

Öte yandan kaç kişi vardır bu dünyada bizi düşünen, bizim için endişelenen… Ne güzel demişler değil mi?; “Ağlarsa anam ağlar. Gerisi yalan ağlar.”

Analarımız bu dünyayı terk ettiklerinde biz evlatlar her ne kadar bakıma muhtaç değilsek de yine de mahzunuzdur… İçimiz buruktur. Ezilir bir taraftan ince ince… Ama biz geleceğe bakmak zorundayız. Tıpkı yaşlı gözlerimizin içine bakan evlatlarımız gibi o evlatlarımızın geleceğini kurmak için geleceğe tutunmak zorundayız…  Bu nedenle bizim bakılacak bir geleceğimiz tutunacağımız dallarımız vardır. Ya eşi ölen analarımız, babalarımız…

Annesi ölenlerimize “yetim“ deriz. Babası ölenlerimize de “öksüz” deriz. Ya eşi ölenlerimize ne deriz? “Dul” demek neyi ifade eder ki? Kolun kanadın kırılmıştır. Kalınası olmayan dünyada tutunacak tek bir dalın bile kalmış mıdır ki? Önceden kız çocukları “gelin olup” uçar giderlerdi yuvadan. Şimdiyse bütün kuşlar yuvayı terk ediyor. İşte, cenazeler bu terkedilmiş yuvada, geriye kalanlar için zordur, ağırdır, kaldırılması güçtür.

Gerçekten insanın kırk yıldır bir yastığa baş koyduğu can yoldaşını kaybetmesi kadar ağır, acı ve kahır verici ne olabilir ki? Bir ateş düşer içine. Yakar yüreğini derinden derine. Derdini açamazsın kimselere. Yuvada garip kalmışsındır. Tutunacak ne bir dalın, sana uzanacak ne bir elin, halini soracak ne bir dilin… Kimin kimsen yoktur artık. Bunu hissettim bugün Nedim dayımla kucaklaşırken. Tıpkı babam da bana böyle sarılmıştı annemi kaybettiğimiz gün.

Biliyor ve inanıyoruz ki, ölen bir kimsenin amel defteri şu üç şeyden dolayı kapanmaz. Sadaka-i Cariye, Yararlanılan İlim ve Kendisine dua eden hayırlı evlat. Ölen anne ve babalarımıza dua edelim. Rabbim, geçmişlerimizin cümlesine Rahmet eylesin. Sevgili Peygamberimizin şefaatine nail olmayı cümlemize nasip eylesin.

Onlar bu dünyadaki görevlerini tamamlayıp Rablerinin katına çıkarak kurtuldular. Rabbimiz, geride kalan bizlere acısın! Amin.

/Çetin KOŞAR
12 Kasım 2008

Köyümüzdeki Cenaze Mersimleri

Bir Annemizi Daha Toprağa Verdik


Yüzümüz yerde kaldı
Gözümüz yaşta kaldı
Gönlümüz darda kaldı
Hatırladık ve anladık ki,
Bu dünyanın ötesi vardı.
/Senai DEMİRCİ


Daha dün gibi; On beş gün önceydi. Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatarken ziyaretine gitmiştik muhtarımız Sunay ile birlikte. Annem gibi o da 5.Kattaki Dahiliye 2’de yatıyordu. Biz odaya girince doğrulup oturmuştu yatağında. Elini öpüp sarılmıştım boynuna annemin hasretini giderircesine.

Nedim Dayım üzüntülü, Zeki kardeşim sıkıntılıydı. Guatr, lokmalarını zehir ettiği için yemek yiyemiyordu. Oysa ben halini de iyi görmüştüm. Gayet umutluydum iyileşeceğinden.

“Hekimden sorma çekenden sor” demişler. Tıpkı annem gibi, babaannem gibi “köyünü” istediği an anlamalıydım. Hem bir de “Beklenen sıra” olayı vardı hayatta bizi yanıltan. Ama öyle olmuyor işte. Sıralar hep bozuluyor, bizim tarafımızdan olduğu gibi Rabbimizin tarafından da… Ya da bu işin sırası yoktu galiba.

Analarımız… Elleri, ayakları öpülesi varlık sebeplerimiz… Birer birer terk ediyorlar bizleri ve bu dünyayı… Geride bırakarak evlad-ü Iyallerini.

Kimin annesi vefakâr, kimin annesi fedakâr, kimin annesi cefakâr değildir ki? Yemeyip yediren, giymeyip giydiren biricik analarımız. Hasta olduğumuzda gece sabahlara kadar başucumuzda bekleyen analarımız. Üzüldüğümüzde bizimle birlikte üzülen, sevindiğimizde bizden daha çok sevinen analarımız. Uzun söze ne hacet; şu hayatta bizi “karşılıksız seven” tek insan…

Öte yandan kaç kişi vardır bu dünyada bizi düşünen, bizim için endişelenen… Ne güzel demişler değil mi?; “Ağlarsa anam ağlar. Gerisi yalan ağlar.”

Analarımız bu dünyayı terk ettiklerinde biz evlatlar her ne kadar bakıma muhtaç değilsek de yine de mahzunuzdur… İçimiz buruktur. Ezilir bir taraftan ince ince… Ama biz geleceğe bakmak zorundayız. Tıpkı yaşlı gözlerimizin içine bakan evlatlarımız gibi o evlatlarımızın geleceğini kurmak için geleceğe tutunmak zorundayız…  Bu nedenle bizim bakılacak bir geleceğimiz tutunacağımız dallarımız vardır. Ya eşi ölen analarımız, babalarımız…

Annesi ölenlerimize “yetim“ deriz. Babası ölenlerimize de “öksüz” deriz. Ya eşi ölenlerimize ne deriz? “Dul” demek neyi ifade eder ki? Kolun kanadın kırılmıştır. Kalınası olmayan dünyada tutunacak tek bir dalın bile kalmış mıdır ki? Önceden kız çocukları “gelin olup” uçar giderlerdi yuvadan. Şimdiyse bütün kuşlar yuvayı terk ediyor. İşte, cenazeler bu terkedilmiş yuvada, geriye kalanlar için zordur, ağırdır, kaldırılması güçtür.

Gerçekten insanın kırk yıldır bir yastığa baş koyduğu can yoldaşını kaybetmesi kadar ağır, acı ve kahır verici ne olabilir ki? Bir ateş düşer içine. Yakar yüreğini derinden derine. Derdini açamazsın kimselere. Yuvada garip kalmışsındır. Tutunacak ne bir dalın, sana uzanacak ne bir elin, halini soracak ne bir dilin… Kimin kimsen yoktur artık. Bunu hissettim bugün Nedim dayımla kucaklaşırken. Tıpkı babam da bana böyle sarılmıştı annemi kaybettiğimiz gün.

Biliyor ve inanıyoruz ki, ölen bir kimsenin amel defteri şu üç şeyden dolayı kapanmaz. Sadaka-i Cariye, Yararlanılan İlim ve Kendisine dua eden hayırlı evlat. Ölen anne ve babalarımıza dua edelim. Rabbim, geçmişlerimizin cümlesine Rahmet eylesin. Sevgili Peygamberimizin şefaatine nail olmayı cümlemize nasip eylesin.

Onlar bu dünyadaki görevlerini tamamlayıp Rablerinin katına çıkarak kurtuldular. Rabbimiz, geride kalan bizlere acısın! Amin.

/Çetin KOŞAR
12 Kasım 2008 


16 Ekim 2008 Perşembe

Sen ve son

Merhume Hanife KOŞAR
Niye Fotoğrafımı Çekiyorsun; "Ölecem Ellem..." demişti.



Unutmak ne derin şeydir ki, unutanlara unutuşlarını bile unutturur. Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.

‘Nisyan’dan, yani unutuştan çıkarıldık her birimiz. Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık. Hatırı sayılır olduk. İsmimizin orada burada anılması bizi memnun etti. Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanıbaşımızda. Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar. Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancılaştırıyor. Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden. Yaşarken ölümle aramıza sahte mesafeler döşüyoruz. Unutulmak korkusu bu... Galiba, en çok, unutulacağımızı unutuyoruz.

Hatırla ki, toprak ayağının altından kayıyor. Ellerin son bir defa dokunuyor güle ve güne. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan; ve karanlığa hazırlanıyorsun. Gözkapaklarının kapanışı seni bir dağın arkasına götürecek. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Varlığın incecik dudaklarda bir çift kuru söze inecek; o dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın. Hatıran bir taştan ve hüzün renkli topraktan ibaret olacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak, mutluluklar seni hesaba katmadan ikmâl edilecek. Sana arkalarını dönecekler, dönüp yüzüne bakmayacaklar. Senin kokun uzakların kokusu olacak. Tenin toprağın soğuğunu tadacak. "Gelecek ölüm; gözleri gözlerin olacak."

Hatırla ki, sarışın kız çocuğunun lüle saçlarına son kez bakıyorsun, seninkinden uzun ve derin bakışlarına son kez değiyorsun. Sen bu ânın eşiğinde son nefesin hesabını yapıyorsun; o yarınların uzayıp giden kanatlarına tutunmuş derin, taze soluklarla yineliyor varlığını. İllâ da göz göze geliyorsunuz. Ellerin onun ellerine erişemeyecek; gamzeli yanaklardan sızıp gelen tebessüm sana uzak düşecek. Şimdiden, ölümü bilmeyen oğlunun gözlerinin seni köşe bucak arayışını görüyorsun. Havada asılı kalacak "Baba!" çığlığına şimdi hep bir ağızdan cevap vermek istiyorsun. Nefesin sesine yetmiyor.

Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığının altında bulacak. Bir gün saatinin akrebi, yelkovanı senin uzanamadığın ânlara doğru dönecek. Sen olmayacaksın ve kolundaki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak. Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak. Yüzüne günışığı vurmayacak. Hayatının ebedî rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın. Ya küle dönecek ya güle dönüşeceksin. Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin. Yüzün solacak, ellerin hiçbir yere varmayacak, parmakların hiçbir şey göstermeyecek ve ayaklarının altında hep boşluk olacak.

Unutma ki, toprak şimdi ayağının altından kayıyor. Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun. Unutma ki, elinle ölüme dokunuyorsun. Elinle ölümü dokuyorsun. Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor. Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor. Hatırla o zamanı ki, sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun. En son, kaleminin karanlık izi kalıyor soluk sayfalarda. Ve sözlerin kırık-dökük hatıralara dönüşüyor, paylaşılıyor, solgun bir gül gibi dolaşıyor. Hatırla ki, sen sözleri genç kalbleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin ya da masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın. Elinin sıcağı özlenen sevgilisin. Hatırla ki, seni sımsıcak sarıp kucaklamak isteyenler bir tabutun katı, soğuk dokunuşuna çarpıyorlar. Hatırla ki, bir mezar taşında iki rakam arasına çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin. Hatırla ki, duvarda soluk siyah beyaz bir fotoğrafta hüzünlü bir gülüşten ibaretsin, belki de camekânın tozunu almayı unuttular. Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın da seni unuttu diyelim. Ve hep başkaları var dışarıda, hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında. Kimsenin tanıdığı değilsin artık. Kimsenin ‘ölü’sü de değilsin; tıpkı şimdi olduğu gibi.

Oysa, sen ve son, ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize. Unutuş ne kadar çok unutuluyor.

Ey beni herkes unuttuğunda anan Rabbim! Yüzümü, elimi, gözümü, bakışımı, dokunuşumu veren Rabbim! Beni Seni unutanlar arasından çıkar al! Beni bensiz bıraksan da, Sensiz bırakma!

N’olur Rabbim! Şu biricik ânımı ebedin rüzgârlarına kat ve beni Sana daim yakın eyle! Yalnız Seninle kalmakla kalabalıklaştır beni! Bir secdede biriktir varlığımı! Beni Sana açılan ellerimde çoğalt! Beni Sana karşı fakir olmakla zenginleştir! Kendimi Sende unutayım ve öylece kapansın gözlerim ve öylece çözülsün ellerim. Dilim öylece sussun ve tenim öylece çamura katışsın ve bu mürekkep lekeleri kısacık vuslatımın hatırası olsun. Unutulmasın sözlerim; unutkanlar unutulacaklarını hatırlasınlar diye...
/Senai DEMİRCİ