6 Ocak 2020 Pazartesi

Akbulut Köyü’nde Mutfak Kültürü: KAB KACAK -2

ÇAY - KAHVE İLE İLGİLİ KAB KACAKLARIMIZ

Mevzuya girmeden hemen başta çay ve kahveyle ilgili kab kacak, alet ve edevatlarımızı sıralayalım.

KAHVE: Cezve, Fincan, Bardak, Kahve Değirmeni, Dövecek(Havan).

ÇAY: Çaydanlık (Demlik ve Su Kabı), Çay Bardağı, Çay Kaşığı, Çay Süzgeci, Çay Tabağı, Çay Tepsisi, Semaver, Şekerlik, Şeker Kaşığı, Şeker Maşası, Piknik Tüpü.

Akbulut köyünde çay ve kahve kültürü yenidir. Eski zamanlarda çay, ancak bir misafir geldiğinde, akşam oturmalarında demlenip içilirdi. Kahveyi ekseri yaşlılar içerken çay, yaşlı genç herkesin içeceği olmuştu. İlk zamanlarda çocuklar, misafire ikram edilen çaydan artan kalan olursa onları içerdi. Burada yetişkin çayı ile çocuk çayının farkını da belirtmeden geçmeyelim. Yetişkinler çayı sıcak sıcak içerken çocuklar sıcak çay içmekte zorlanmaktadırlar. Bu nedenle çocuklara “paşa çayı” verilirdi. Yetişkinlerin çay içtiğini gören çocuklar her şey gibi buna da özenirler, çay içeyim derken ellerini ağızlarını yakarlar, o telaş ile ellerindeki bardağı da düşürür kırarlar, üstüne üstlük bir de tokat yer, azar işitirlerdi. Nasrettin Hoca’nın yeni nesil torunları olarak biz testi kırılmadan önce değil kırıldıktan sonra yerdik dayağı.  

Gerçekten camdan mamul bardaklara alışmakta epey zorlanmıştık. Su taslarıyla ya da plastik bardaklarla idare etmeye kalksak da camın bizi kendine bağlayan, dayanılmaz bir cazibesi vardı. Köylüydük ama kaba saba insanlar değildik. Lâkin cam bardaklar da çok narindiler canım. En küçük bir çarpmada hemen kırılıveriyorlardı ve tamiri de mümkün değildi. Her ne kadar kırılmaz bardak diye satsalar da daha çarşıdan alıp getirirken yolda bile kırılırlardı. En çok da kış günlerinde soğuk bardağa kaynar su dökerken çatlatır kırardık bardakları. Çay içerken, kirlileri yıkarken, yerinden alırken ve yerine koyarken kazaen kırı kırıverirdik bardaklarımızı. Bu yüzden bardaklarımızın kirlenip sararmaya vakitleri olmaz, hep yeni ve pırıl pırıl bardaklarda içerdik çayımızı.

Her çocuk bilirdi ki kırılan bir bardağın cezası vardı. Bu durum karşısında refleks geliştirenlerimiz de vardı. Bunlardan biri de Salihoğlu Tekin Koşar idi. Bir gün kahvaltıda bardağını kırmış ve peşinden de basmış yaygarayı, bir ağlıyor bir ağlıyor ki zaptedene aşkolsun. Aile ne oldu, yandı mı, elini mi kesti diye telaş ederken Tekin tüm masumiyetiyle ağlamayı sızlanmayı sürdürmektedir. Sonunda anlaşılır ki çocuk bardağı kırdığı için çok ama çok üzülmüştür, güzel güzel çayını içmek varken böyle bir beceriksizlik gösterdiği için kendi kendine kızmış, bu duruma çok içerlemiştir. Tüm aile tarafından teselli etmeler, sakinleştirme girişimleri, sevgi sözleri Tekin’i yatıştırmış, çocuk ağlamayı kesse de iç çekmeleri bir süre daha devam etmiştir. Teselli sözlerinden bazıları; “Alt tarafı bir bardak. Kırıldıysa kırıldı, senden kıymetli mi, yenisini alırız. Cana geleceğine mala gelsin vb.”

Çocuklara, işte bu gibi mahzurların önüne geçmek için demi çok açık yapılan ve soğuk su katılıp soğutulan çay verilirdi. Çocuklar uyanık ya, açık çayı beğenmezler, demli olmasını isterler. İşte şimdi sıra “çocuk kandırmaya” gelmiştir ve çocuklara bu “çocuk çayı” demezler, bu “paşa çayı” bu çayı paşalar içer, sen de bir paşa olduğuna göre bu çayı içeceksin, yoksa sen paşa değil misin? diye de sorulurdu. 

Çocukların hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Onlarla oynayan büyükler de hep çocuk ruhludurlar. Her çocuğun hayatında bir büyük vardır. İşte bu büyük, çocuk için "eğilebilen" kimsedir. Hani "çocukla çocuk, büyükle büyük olmak" gibi bir deyimimiz vardır ya tıpkı bunun gibi Züverin Mehmet Koşar da çocukluğumuzun dünyasında önemli yeri olan birisiydi. "Usta" biriydi. Ondan gördüğüm bir "çocuk çayı"nın şifrelerini de burada vereyim. Çay açık ya da koyu tek renkli olur ya, bizim bu çayımız iki renkli olurdu. Başka bir ifadeyle çay ile suyu bardağın içinde ayrı ayrı dururdu. İster altta çay üstte su, isterse altta su üstte çay olurdu. Mesela bardağa önce suyu doldurur şekerini katar karıştırır, sonra çay kaşığını suyun yüzeyinde tutarak çayın demini yavaş yavaş kaşığın üzerine döker böylece dem ile su karışmaz bardağın içinde ayrı durur, iki renkli çayımız olurdu.
...

Sabah kahvaltısı olarak çorba kazanıyla her sabah taze taze pişirilen un ya da bulgur çorbaları yenilirdi. Yenilirdi diyorum çünkü burada ekmekle birlikte yemek gibi kaşık kaşık yenilen bir yiyecekten bahsediyoruz. Çorbalarımız taneli olurdu. Mesela, un çorbası ya da ufalama çorbası önce katı ve oldukça kuru olarak yoğurulan hamurun el ile pirinç tanesi büyüklüğünde ufalanmasıyla elde edilen malzemeden yapılır, yenmeyip ertesi güne kaldığında bu taneler şişer, fasulye büyüklüğüne ulaşır, hatta iri ufalananların bir tanesi bile kaşığa sığmazdı. Zaten diğer yemeklerimiz de çorba gibi bol sulu yapılır, bu nedenle normal zamanlarda, öğün sofralarında tek çeşit yemek olurdu. Sabah çorba, öğleyin yemek ve akşama bulgur pilavı. Şimdi biz bunları üç öğünde değil bir oturuşta yiyoruz. Normal zamandan kastımız gündelik yaşamdır. Düğün, bayram, misafir ve imece durumlarında halk ne kadar fakir olursa olsun, sofralar zenginleşirdi tabii olarak. 

[Hicabi Ay kardeşimin desteğiyle birlikte hazırladığımuz Akbulut Köyü Yemek Kültürü Yazılarımıza buradan ulaşabilirsiniz:
http://akbulutkoyu.blogspot.com/search/label/Yemek%20K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BCm%C3%BCz?m=0 ]

Kahvaltı kültüründe yaşanan değişimle çay içme alışkanlıklarımız da değişmiştir. Artık sabahları çorba yerine çay ile kahvaltı yapılmaya başlanmıştır. Bol şekerli çayın yanında her biri aynı anda değil farklı günlerde olmak üzere, yağda pişmiş yumurta, pekmez, reçel, margarin, zeytin, ev peyniri, yoğurt, çökelek ve soğanlı sebze kavurmaları (mevsimine göre pırasa, pancar, ıspanak, turşu vb.) yenirdi. Zamanla kahvaltı sofraları sadelikten kurtulup zenginleşti, serpildi. Dolapta ne var ne yok hepsi sofraya serilir oldu. Böylece başımıza bir “serpme kahvaltı” kültürü çıktı ki israfın âlâsıyla başbaşa kaldık. Bulduğunu değil umduğunu yemek sevdası içimize işledi…

Artık gece gündüz farketmez, kahvaltı dışında da çay içilmesi yaygınlaşmıştır. Önceden, gelen misafirin önemine binaen çay demlenir ya da demlenmezken şimdi gece oturmalarında herkes için mutlaka çay ve meyve gibi atıştırmalık ikramı yapılmaktadır. Sadece gece misafirliği değil gündüz misafirliğinde de bir kişi de gelse sohbet çayla demlenir oldu. Şimdilerde misafir şartına da gerek yoktur. Aile isterse kendi başına da günün her saatinde çayını demler, kahvesini hazırlar oturur keyifle içer. Yaz günlerinin o yoğun işleri sırasında içilen “yorgunluk çayı” insana günün bütün yorgunluğunu unutturmaktadır. Bir de, gece yapılan tütün dizme imecelerinin  vazgeçilmez içeceğidir çay. Özellikle vakit ilerledikçe günün yorgunluğu göz kapaklarını değirmen taşı gibi ağırlaştırdığında, gözünü açmakta zorlananlara, yani uykusu gelenlere yapılan çay servisi uykuları kaçırmakta, gözleri fal taşı gibi açmaktaydı. Buradan ortaya çıkan durum şudur ki çay içme sebeplerimiz çoktur. Hani “yorgunluk kahvesi”nden bahsedilir ya tıpkı bunun gibi “Kahvaltı çayı, Keyif çayı, yorgunluk çayı, dinlenme çayı, işçi çayı, misafir çayı,atıştırmalık çayı… say say bitmez. Hani İngilizlerin “five o'clock tea” sı vardır ya tıpkı onun gibi bizde uzun çalışma günlerinin İkindi vakitlerinde (bu vakit, yaz günleri saat beş civarıdır) çay içme dışında kahvaltı türü yiyecekler ve hatta yemek bile yenirdi. Sözün kısası, son dönemde köyümüzde çay içme
kültürü oldukça yaygınlaşmıştır.

Çay demlemede ilk iş demlik seçimidir. Önceleri dışı mavi içi beyaz renkli emaye kaplı demliklerimiz vardı. Özellikle kış günleri içi ıhlamur ya da adaçayı dolu bu demliğimiz ocaklıktaki ateşin yanındaki küllü alandan hiç ayrılmaz, her daim sıcak sıcak bir şeyler içilmeye hazır bekletilirdi. Ada çayını köyün dağlarından bayırlarından toplar kuruturduk. Fakat, özellikle nezle grip gibi rahatsızlıkların ilacı ıhlamuru ilaç niyetine çarşıdan alırdık. O zamanlar ıhlamur ağacı köyümüzde yoktu.

Bir ara alüminyum çaydanlık takımları yaygınlaşmış olsa da son olarak paslanmaz çelikten mamul  çaydanlıklarda karar kılınmıştır. Ocaklar feshedilince kuzine ve sobaların üstünde yerini alan çaydanlık takımları sayesinde kış günlerinde en azından her an sıcak su hazır bulunurdu. Zaman ilerledikçe sobayla ateş yakmaya uğraşmak yerine 12 kg.’lık lpg gazlarının kullanıldığı tüp gazlı ocaklar üzerinde boş ya da dolu hayatlarını idame ettirir oldular. Nedense diğer kablar işi bitince dolap ya da tereklerde yerlerini alırlarken bu demlik takımı her daim kullanıma amade şekilde ocağın üstünde durmaktadırlar.

Kemal-i afiyetle çay içmenin ilk adımı “çay demlemek” ile başlamaktadır. Çeşitli çay demleme usullerimiz vardı. Çayı önce yıkayanlar ya da kavuranlar; çayın üstüne kaynar su dökerek ya da  kaynamış suyun üstüne çay koyarak; kaynar suyla karışmış çayı bir süre kaynatarak ya da kaynayan suyun üstünde buharla pişirmek vb. gibi. Bir de çay paketlerinin üzerinde “iyi çay demleme” tarifleri olurdu.

Bu işi sanat haline getirenler de vardı. Züverin Mehmet Koşar’dan gördüğüm bir çay demleme usulünü aktarmak isterim.

Demlenecek çayın kendisi önce bu demliğe konur ve kaynamakta olan su kabının üstüne oturtarak bir süre bekletilir, bu süre zarfında altta kaynayan suyun buharında çay bir güzel kurur ve kavrulur. Ateşten indirilip bir süre dinlendirilen sıcak su demlikteki çayın üzerine ağır ağır dökülür. Demliğin kapak ve uc kısmı sigara paketlerinde bulunan alüminyum folyo ile kapatılır; burun kısmı minik bir külahla, ağız kısmı da kapağı kapatılmadan evvel folyo konur, üzerine kapağı kapatılır. Hava ile teması kesilen demlik bir kenara konur ve bu defa altı üstü havlu ile örtülüp çepe çevre sarılırak demlenme esnasında soğuması önlenir. Bu şekilde demlenmeye bırakılan çay 8-10 dakika sonra içilmeye hazırdır. Sarıp sarmalanmış demlik sakin sakin, sarsmadan huşu içinde açılır, önceden kaynar suyla kaşık ve tabaklarıyla birlikte çalkalanarak dezenfekte edilip ısıtılan bardaklara, yine kaynar suyla yıkanıp dezenfekte edilmiş metal süzgeçten geçirilerek ağır ağır bir miktar dem konur ve üstüne de suyu eklenince sıra şekerini ilave etmeye gelir.

Çay şekeri olarak önceleri “toz” halindeki şeker alınırdı. Anti parantez belirtelim ilk zamanlar 250 gr. ya da 500 gr. olarak azar azar alınan şeker daha sonraları, 1975 sonrası çuval ile alınmaya başlanmıştır. 50 kg.’lık bir çuval şeker dört kişilik bir aileye bir yıl yetmez, tütün satışına kadar azar azar alınırdı. Aile kendisi için çay şekeri olarak “toz şeker” dediğimiz “kristal şeker” kullanırken, büyük misafirleri için “kesme şeker” dediğimiz karton kutulu “küp şeker” almaktaydı. Toz şeker bittiğinde acil durumlarda (örneğin, bişi ve cızlavak ekmeklerinin üzerine serpmek için) bu küp şekerlerden birkaç tanesi bir bez parçasına sarılıp dövülerek ezilip toz haline getirilerek “toz şeker” elde edilirdi.

Çayımız demlendi, çay süzgecinden geçirilerek bardaklara dolduruldu, şekeri katılıp koro halindeki “dıngır dıngır” sesler eşliğinde bir güzel karıştırıldı ve sıra içmeye geldi. Çay hemen içilmez. Tam doldurulmayarak “Dudak ve Tutak Payı” bırakılan bardak önce buruna yaklaştırılarak kokusundan bir nefes çekilir ardından ilkinde hafifçe “höpürdetilerek” çekilir bu sayede çayın sıcaklığı kontrol edilir ve sonrasında ara sıra koklayarak, sohbet edilerek zevkle içilir.

“Dudak ve tutak”tan kastımız şudur. Malumunuz üzere millet olarak bizim çay bardaklarımız “kulpsuz” olup “ince belli”dir. Tabaklarımız da kırmızı benlidir. İşte sıcak çay dolu bardağımızı tutup ağzımıza götürürken elimiz yanmasın diye bardak ağzına kadar doldurulmaz, yarım santimlik bir boşluk bırakılır, bu sayede elimiz yanmadığı gibi bardağı dudağımıza değdirirken de dudağımız sıcaktan korunmuş olur, haşlanmaktan kurtulur.

Höpürdetme hususunda da bir kaç kelam edecek olursak; çay, kahve ve çorbalar sıcak sıcak yenilip içilmesi gereken yiyecek ve içeceklerimizdir. Bunun için sıcak içilecek çay, kahve ve çorbalar başlangıçta havayla karıştırılarak ağza çekilir, höpürdetilir ki böylece aşırı sıcaklığı soğutulmuş olur. Bu höpürdetme işini bilmeyen kimseler sıcak içecekleri hemen içmez, soğumalarını beklerler. Oysa höpürdeterek içme sayesinde nefesle birlikte çekilen buharlı sıcak hava akciğerleri, bronşları ve dolayısıyla kanımızı yani içimizi ısıtmaktadır. Tabi höpürdetmenin de bir usulü ve adabı vardır. Adab-ı Muaşeret kuralının dışına çıkanlar tedip edilir, uyarılır. Gerçi yetişkinler bu işi sessizce yaparlar ancak burada tekdir, uyarma işi çocuklara mahsus olup zaten onlar her işi oyuna çevirirler, bu da normaldir.
...

Söz “Memet Emmi”den açılmışken bir anıyı da anlatmadan geçmeyelim. Eskiden köylü “fakir”liğin dışında bazen de “fasfakir” olurdu. Bazı ihtiyaçlarını imkansızlık nedeniyle karşılayamaz, ertelerdi. Anti parantez belirtelim, bir ihtiyaç maddesi bittiğinde hemen bir koşu gidip alma imkanı yoktu eskiden. Alış veriş için maddiyatın dışında bir de “hafta günü” nü beklemek zorundaydık. Çok çok acil olduğunda başvurulacak kapılarımız elbette vardır; bir birlerinin külüne muhtaç olan komşular... Sefercüğün Salih Koşar da bu ertelemeyi yapanlardan birisidir. Bir akşam evde arkadaşlarıyla toplanıp sohbet ederlerken misafirler çay bekliyor fakat Salih’ten bir hareket yok. Sonunda anlaşılır ki Salih’in evinde çay şekeri bitmiş ve yenisini de alamamıştır. Misafirlerden biri de Hakkıcüğün Şadi Koşar’dır ve der ki “Benim emmioğlu Mehmet, Çarşamba günü çay ve şeker aldı. O’nu da çağıralım, çok önemli bir misafirimiz var diyelim, gelirken şeker de getirsin.” Plan tutar. Hatta, gelirken şekerle birlikte çayı da getirir ki misafire yeni çaydan ikram edelim diye düşünür. Türk misafirperverliği işte budur; “misafirini en iyi şekilde ağırlamak.” Tabi bu numarayı yutan Züverin Mehmet Koşar bunun acısını emmioğulları Salih ile Şadi’den kat kat çıkarmasını bilir.
...

Kahve içme adeti ise her ailede yoktu. Hikmet Ustaoğlu’nun evinde görmüştüm,  kahve değirmeni vardı ve tane olarak alınan kahve çekirdekleri azar azar içecekleri kadar bu el değirmeninde çekilirdi. Ama genel olarak çarşıdan alınan çekilmiş kahveler kullanılırdı. Cezvede köpürterek pişirmek bir beceri gerektirdiği için biz daha ziyade sıcak süte bir çay kaşığı çiğ toz kahve atar, şekerle tatlandırır öyle içerdik. Tabi şimdi poşetli her türlü hazır kahveler (nescafe örneği) çıkınca çoluk çocuk herkes kahve içer oldu. Kahve konusunu kapatmadan bir konuyu daha belirtelim. Şevkinin Sefer Koşar(Sefercük), nereden bulduysa nohut bitkisine benzer bir “kahve bitkisi” tohumunu avlunun bir kenarına eker, sık sık sular, olgunlaşınca toplar, kurutur, eliyle öğütüp içerdi. Tam bir kahve olmasa da kahve kokusu ve ona yakın bir keyif alırdı.

Çay kahve konusunda sona gelmişken bir kaç ritüelden de bahsedelim. Çayın demi bardağa koyulurken her ne kadar süzgeç kullansak da ince telli olan süzek kısmı zamanla kırılır paslanır, sağlık için risk oluştururdu. Bunun önünü almak için sık sık yenilenmesi icap ederdi. Bu da köylüye ek bir yük idi. Bir ara plastik olanları da çıktı ama çayın tadını bozduğu için rağbet görmedi. Ama işin çaresi vardı; süzgeç kullanmamak. Bu kültür Samsun genelinde de yaygınlaşmış olmalı ki Samsunlular için “çayı süzmeden, küpürüyle birlikte içerler” gibi bir fenomenimiz vardır.

Bu hususta bir diğer ilginç durum daha vardır; şekeri karıştırdıktan sonra çay kaşığını çıkarıp tabağa koymak yerine bardağın içinde tutarak çayı öyle içmektir. Bu kullanım şeklinde çay bardağı başparmak ve orta parmakla kavranır, işaret parmağıyla da bardağın içindeki kaşık üstünden bastırılarak tutulur ve çay öyle yudumlanır. Kupa dediğimiz kulplu bardaklar çıkınca bardağın içindeki çay kaşığını zaptetme görevi başparmağa geçmiştir. Bazılarımız kaşığı hiç tutmaz, öyle içerdi. Son zamanlarda bilinmeye başlanan diyabet (şeker) hastalığına düçar olanlar şeker yerine tatlandırıcı (şeker hapı) kullanırken bazıları hiç bir tatlandırıcı kullanmamakta hatta şekerin zararlarından korunmak için sağlıklı kimseler bile hiç şeker kullanmamaya başlamışlar, çayı şekersiz içtikleri için “çay kaşık”larını tedavülden kaldırmışlardır.

Evlerdeki çay ikramında içilen çay miktarının haddi demlikteki çay bitene kadardır. Kalabalığın durumuna göre büyük ya da küçük demlikle demlenen çay yerine göre açık ya da koyu demlenerek ayarlanmaktadır. Olmadı iki demlik birlikte de demlendiği olurdu. İlk servis çay tepsisiyle yapılır, herkes çay dolu bardağını ve tabağını önüne alır peşinden gelen şeker servisiyle zevkine göre miktarınca şekerini katar, karıştırır çayını içer. Bardağında çayı biten ya bardağını uzatıp servis yapan kişiye verir, doldurup alır ya da servisci çaydanlık takımıyla çayı bitenin yanına gidip önünde doldurur. Bazen de biten boşlar tepside toplanır topluca doldurulup servis edilirken bardakların karışmamasına özen gösterilir, herkese kendi bardağı dönmesi için tabaksız ya da kaşıksız olarak vermek gibi muhtelif işaretlemeler yapılırdı. Boşları toplayan kişi yeni çay dolduracaksa bardakların dibindeki küpürleri lavobadan aşağı dökerek önce temizler öyle yeni çay doldururdu. Çaylar herkesin önünde tazelenecek ise dipteki bu küpürler için ya ayrı bir kab gezdirilir ya da bu iş için içmeyen birisinin bardağı kullanılırdı. Bazı kişiler bunun yapılmasını yani bardağının temizlenmesini istemez üstüne doldurulurdu.  Çay doldurma işinin bir adı da “tazeleme ve dökme”dir. Örneğin, “yine çay ister misin?” yerine “çayını tazeleyeyim mi?” ya da “çay dökeyim mi?” denir. Çayının, demli ya da açık olmasını isteyenler, çayın demi doldurulurken “yeter”, “biraz daha dem koy” ya da “su çekme sadece dem olsun” diye servisçiye talimatlar verirlerdi. 

Çay ikramında kullanılan şekerin konulduğu kablarımızın adı "şekerlik" tir. İlk başta bunlar sıradan "zaan, tas ya da kapaklı plastik bir kap" olabiliyordu. Daha sonra bu iş için imal edilen şekerlikler kullanılır olmuştur. İkramda toz şeker kullanılacaksa çay ile çorba kaşığı arası büyüklükte olan özel "şeker kaşığı" kullanılırdı. Bazen saplı ilaç ölçekleri bu iş için biçilmiş kaftan olurdu. Hiç birisi yoksa herkes kendi çay kaşığıyla alırdı şekerini. Bir kaşık, iki kaşık, üç kaşık... sürüp giden şekerlikten çayına çay kaşığı ile şeker alma işi bıkkınlık verirdi. Bunun da bir kolayını bulmuştuk. Şeker almak için küçücük kaşıkla uğraşırken, çayımızdan bir kaşık çayı şekerliğin içindeki şekere döker, ıslanan şeker, şeker topuna döner, biz de bir alışta iki kaşıklık şekeri çayımıza taşırdık. Misafire ikram edilen çay servisinde "toz şeker"den ziyade "küp şeker" kullanmayı tercih ederdik. Bunun için de "şeker maşa"ları olurdu; ister servis yapan kişi tercihe göre kendi servis ederdi ya da çay içen kişi kendisi şekeri bununla tutar, tek tek çayına katardı. Bu da zaman alıcı bir işti. Daha sonraları bu maşa işi de kalktı yerine herkes kendi şekerini kendi eliyle alıp katar oldu çayına. Günümüzdeyse iyice moderinleşip her küp şeker ayrı ayrı ambalajlanıp satılmaya başlandı.
...

Genellikle ikinci ve üçüncü bardaktan sonra çekilmeler başlar, yeni çay istemeyenler her ne kadar sözlü olarak bir daha içmeyeceğini söylemiş olsa da kaşıklarını bardağın içinde ya da tabakta bırakmak yerine bardağın üstüne koyarlar ki yeni çay istemediği tam anlaşılsın. Yeni çay içmek istemeyenlerin söyledikleri sözlerden birisi de Allah artırsın manasına “ziyade olsun” sözüdür. Çay ikramlarında yaşanan şakalaşmalardan birisi de bu sözün fonetiğiyle oynanarak ortaya çıkarılan “ziya dolsun” sözüdür. Hikaye bu ya, arkadaşları Ziya’nın misafiridir, Ziya onlara çay ikramı yapar, daha fazla çay içmek istemeyen bir arkadaşı “ziyade olsun” dedikçe bizim Ziya Efendi “ziya dolsun” anlar ve habire adamın çayını doldurup tazeler. Zavallı adamcağız da “ikram”dır geri çevrilmez diye düşünür ve habire içer durur.

Buna benzer bir vak’a da Akbulut köyünde yaşanmıştır. Hakkıcüğün Şadi Koşar anlatıyor: “Hacı ilaz Osmanın Sadık Şen ve yine Züverin Mehmet Koşar bir davet ya da ev oturmasındadırlar. Sadık Şen’in pek çay içesi yoktur, ilk bardakta yelkenleri indirir ve kaşığı bardağın üstüne koyar. Hane sahibi ısrar eder, “iç bidene ta” der ama Sadık Şen kararlıdır, “yok yok, içmeyeceğim, adam olana bir bardak yeter” der. Bu söz üzerine çay tiryakisi Züverin Mehmet Koşar, muzip bir ifadeyle “ben adam değilim” diyerek çayının tazelenmesi için bardağını uzatır. Ve bu söz üzerine herkes kahkahayı basar.
….

Normal yemek kablarının bulaşığı sadece yemek artıkları olurken çay kahve ile ilgili kabların bulaşığı şekerli çayın yanında el parmak ve dudak izleri olmaktadır. Özellikle de cam olan bu kabların yıkanmasına ve temizliğine ayrı bir özen gösterilmekte; Mutlaka kaynar su, sabun ya da deterjanla oğularak yıkanırdı. Güzelce yıkanıp durulanan bardaklar kuruyana kadar mutfak tezgahında bekletilir, daha sonra ağızları aşağıya gelecek şekilde çay tepsisine dizilir, tabakları da yanında bir sonraki kullanıma hazır şekilde tereğe ya da “vitrin” denen herkesin görebildiği gözü olan camlı dolaba konur, üzeri dantelli ya da düz bir örtüyle örtülürdü.

Köyün kurucuları Vezirköprülü olmasına rağmen köyümüzde semaver kullanımı yoktu. Ancak, semaver köyümüze kültürel göç ile değil şehirleşme yoluyla ulaşmıştır. Ev dışında çay demlemek için semaver yerine seyyar olarak taşınabilen 2 kg.’lık piknik tüpleri kullanılmaktaydı.

Konumuz çay kahve olunca çayhane ve kahvehane hakkında iki çift laf etmeden geçmeyelim. Üç kez kahvehane açılmasına rağmen Köyümüzde Kahvehanecilik rağbet görmemiştir. 

Eminin Gavesi: Yılını bilemiyorum ama yanılmıyorsam köyümüzde ilk kahvehane (Gave) Emin Koşar tarafından köydeki evlerden uzak köyaltı mevkiine özel olarak yaptırılan bir binada açılmıştı. 

Selfettinin Gavesi: Daha sonra Seyfettin Yılmaz bir değirmen kurmuş bitişiğine de oğulları Süleyman ve Süreyya birlikte bir kahvehane açmışlardı. 

Hetemin Salinin Gavesi: En son olarak Ethemin Salih Yılmaz evinin yanına bir kahvehane açmış fakat o da diğerleri gibi tutunamayıp kapatmıştır. Bu da gösteriyor ki köylünün boş zamanı yoktur. Gündüz tarlada tabakta, çiftinde çubuğunda, akşam olunca evinde istirahatındadır.



/Çetin KOŞAR
6 Ocak 2020

Birinci Bölüm:
https://akbulutkoyu.blogspot.com/2019/12/akbulut-koyunde-mutfak-kulturu-kab.html


25 Aralık 2019 Çarşamba

Akbulut Köyü’nde Mutfak Kültürü: KAB KACAK -1


Çakmak Dayı'nın Puvarı 

GİRİŞ 

Mutfak ve mutfakta kullanılan araç gereçler bir milletin medeniyet seviyesi ölçülerindendir. “Kab-Kacak” terimi Orta Asya Türkleri tarafından mutfakta kullanılan araç gereçlerin genel adıdır. İlk kullanış şekli “KA KAKACA” şeklinde olup buradaki “KA”, zarf ve kab anlamına gelmektedir. “KAKACA,” ise içine sulu şeyler konan kap anlamında kullanılır. Ka Kakaca zamanla birleştirilerek KAB KACAK şeklini almıştır. Bu çalışmamızda mutfakta kullandığımız, içine yiyecek ve içeceklerimizi koyduğumuz, içinde bunları hazırladığımız, pişirdiğimiz, beklettiğimiz kabları konu almış olsak da mutfağın çevresinde bulunan ve mutfakla ilgili olan diğer kab, alet ve edevatlarımızı da bir bütünlük içinde sunmaya çalışacağız.


Kap kacak deyip geçmeyin. Koskoca Marmaray projesini bile bir süreliğine de olsa durdurmayı başarmadılar mı? Arkeolojik kazılardan en çok kap kacak çıkmaz mı? Çanak çömlek parçalarına yoğun olarak rastlanan yerlerin daha önce yerleşim yeri olduğuna hükmedilir. Zamanla, mutfak kültüründe yaşanan değişmelerin etkisi kendini göstermiş, toprak ve ağaç kabların yerini metaller ve camlar almıştır.

 

Hayatta yaşanan değişim ve karşılaşılan yenilikler, kullanıma giren yeni buluşlar bazen geçmişi aratmaktadır. Gerek evlerin yüzey temizliği gerek mutfak kab kacak temizliği (bulaşık) ve gerekse üst baş temizliği (çamaşır) için kullanılan kimyasallar (deterjanlar) çevre kirliliğinin yanında hayatımızı da olumsuz yönde etkilemektedir. Kültürde yaşanan her değişim, her yenilik başlangıçta olumlu gözükse de zamanla zararları faydasının önüne geçmektedir.


Örneğin, eski zamanlarda çamaşırlar çamaşırlıklarda yağmur suyu, odun külü ve sabunla yıkanır, kirli sular belli yerlerde toplanmış olurdu. Evin penceresinden dışarı dökülen kimyasalsız bulaşık sularının içindeki kalıntılar “tavuk cücük” gibi kümes hayvanlarının besin kaynağı idi. Gerçi arsıyan (bayat) ekmekler ve ekşiyen (bozulan) yemekler ve bulaşık suları çöpe atılmayıp hayvanların yallarında kullanılırdı. Fakat temizlikte bu deterjan kullanımı sorunları da beraberinde getirdi. Önceden topluca yapılan çamaşır günlerinin yerini deterjanların sağladığı kolaylıkla, hemen hemen her gün yapılan temizlik aldı. Deterjanlı bulaşık suları yallık olarak kullanılamadığı için etrafa dökülür saçılır oldu. Bundan ilk etkilenenler ise evlerin etrafını yaşam alanı olarak seçmiş olan kümes hayvanlarımız oldu. 1970’li yıllarda yaşanan ânî ve toplu ölümlere önce bir anlam verilemedi ama sonunda deterjanlı atık sular olduğu kanısı hakim oldu. Atık suların açığa akıtılmasının önüne köylere getirilen “foseptik çukuru açma zorunluluğu” ile geçilse de bu defa yeterli “durulama” yapılamamasıyla “kanserojen” tesirler insan sağlığı üzerinde kendini göstermeye başladı. Meşhur tabirle “Ne yiyorsak, O olmaya başladık.” İşleri kolaylaştıralım derken hayatı zorlaştırdık.


Konumuz kab kacak, alet ve edevat olunca aslında bu konuda değişim ve gelişim dönemlerine de değinmek gerekmektedir. Her zihinde mutlaka yeni fikirler zuhur eder. Yenilik yapmak, teknolojik gelişme sağlamak ve kültürel değişim yapabilmek için itici bir güce ihtiyaç vardır. Bu da maddi kaynaklarla, parasal güç ile mümkün olmaktadır. Bu meyanda köyümüzdeki kültürel değişim ve dönüşüme milat kabul edeceğimiz dönem 1975 yılıdır. Tütün yetiştiriciliği ile kıt kanaat geçinen köylü, bu dönemde sağladığı yüksek gelirle önce konutlarını yenilemiş ardından da tarımda mekanizasyon ve sosyal hayatında canlanmalar yaşamıştır. En basitinden mutfakta yaşanan kahvaltı kültüründeki değişimi örnek verebiliriz. Eskiden köylü sabahları hayata “çorba içerek” başlarken bu dönemden itibaren kahvaltı kültürü değişmiş çorbanın yerini “çay” almıştır. Köye elektriğin bağlanmasıyla televizyon da gelince maddi kültürdeki değişimler baş döndürücü hıza ulaşmıştır.

 

Bu çalışmamızda şu alt başlıkları kullanacağız. BUĞDAY, ÇAY, EKMEK, HAYVAN, KATIK, MUTFAK, OCAKLIK, SU VE UN.

 

BUĞDAY

Çuval

Çuval bulgur

Değirmen el

Dibek

Dibek salgu

Galbur

Gözer

Hambar ekin

Kilim sergi

Sergü ekin

Teneke ölçek

 

ÇAY

Cezve

Çay bardağı

Çay kaşığı

Çay tabağı

Çay tepsisi

Çaydanlık

Demlik

Şeker kaşığı

Şekerlik

 

OKUMA:

https://akbulutkoyu.blogspot.com/2020/01/akbulut-koyunde-mutfak-kulturu-kab.html

 

 

EKMEK

Golçak

Kab maya

Kesecek

Oklava

Sac

Sacayak

Sele

Sıyırgı

Sürgeç

Tahta hamur

Tava ekmek

Tekne hamur

Yaslaç

Yelek yağ

 

HAYVAN

Kab yal

Teneke yal

Yalak

 

KATIK

Çanak inek

Pakrak tokat

Süzek

Şişe ayran

Şişe süt

Tencere süt

Tencere yoğurt

Tülbent

Yayık

Yayık

 

OKUMA:

https://akbulutkoyu.blogspot.com/2020/01/akbulut-koyunde-mutfak-kulturu-kab_19.html

 

 

MUTFAK

Balta

Bez bulaşık

Bez sofra

Bıcak çakı

Bıçak

Biley taşı

Büberlik

Çanak soğukluk

Çatal bişi

Çölmek

Çuval soğan

Çuval telis

Dövecek

Dövecek demiri

Elçek

Göğeç pekmez

Göğeç yağ

Güveç

Hunu

İlistir

İşkence

Kasnak

Kaşık

Kaşıklık

Kavanuz

Kazan çorba

Kepçe

Kepçe gödel

Kösüre

Küp sirke

Küp turşu

Maya kabı

Nihale

Oluk elma

Rende

Sağın evi

Sefer tası

Sekmen

Sepet

Sini

Sofra

Sofra altlık

Sofra ayağı

Sofra ayaklı

Sofra bezi

Süpürge

Süzgeç

Tabak

Tahta soğan

Tas çorba

Tava kulaklı

Tava kulplu

Tava pekmez

Tava saplı

Tencere

Tencere toprak

Tepsi

Terek

Torba tuz

Tuzluk

Yağ tavası

Zembil

 

OCAK

Bacalık

Çakmak

Çengel ocak

Çıra

Çıragözü

Dolap ocaklık

İdarelik

Kav

Köseği

Kürek kül

Mangal

Maşa

Ocaklık

Ocaklık gözü

Ösü demiri

Terek ocaklık

Tutuşturucu

Zincir ocak

 

SU

Aşurtma

Bardak su

Boyunduruk su

Çengel kuyu

Dolap su

Fucu

Güğüm

Hereni

Ibrık

İleğen

İleğen kapağı

Kab su

Kabak su

Kazan banyo

Kova

Maşrapa

Pakrak su

Peşkür

Sabun

Susak

Tas su

Teneke su

Zincir dolap

 

UN

Çuval un

Elek ince

Elek yoğun

Kepçe un

Unluk



/Çetin KOŞAR
10 Mart 2018

30 Kasım 2019 Cumartesi

Annelerimiz - Babalarımız

Allah'tır Hepimizi Yaratan.

Babamız Adem.
Anamız Havva.




“Onlara (anne-babana), merhametten kaynaklanan, alçak gönüllülük kanadını ger.
Ve: ‘Rabbim! Ben küçük iken onlar beni nasıl merhametle yetiştirdilerse, sen de onlara öylece merhamet et.’ de (diyerek dua et!)” (İsra, 17/24)




"İnsan öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak üç şey (barındıran amel defteri) bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk." (Dârimi, Mukaddime, 46)




                            






































27 Kasım 2019 Çarşamba

V A Y R U Z


FOTO: Ercan Yılmaz

Balyozla kazık çakan Celalin Cemaloğlu Sergen YILMAZ.


Tefik Yılmaz, bu fotoğrafa yaptığı bir yorumla, köyümüzde kullanılan fakat unutulmaya yüz tutmuş bir kelimeyi hatırlattı; "VARYOZ." Zaten Helengillerden ödünç aldığımız bir kelimeydi. Neyse, bu sayede ölmekten kurtarmış olduk zavallı varyozu.

Balyoz ile kardeş olan kelimemiz Türkçe sözlüklerimize de birlikte girmişlerdir. Ahmed Vefik Paşa, (Lehce-i Osmani-1876) Varyozu "Taşçıların ağır topuzu, demir tokmak, balyoz." olarak tanımlıyor. Yine, 1900 yılında basılan Kamus-u Türkî'de "Ağır Çekiç"; Mehmet Bahaeddin'in Yeni Türkçe Lügat-1924'de ise "İri Çekiç" olarak belirtilmiş.

Ancak bu kelimeyi biz köyde, "r-y" ve "z-s" harfleri yer değiştirmesi yaparak "vayroz", "vayruz", "vayrus" şeklinde kullanmaktaydık. Daha sonra kelime hazinemize "BALYOZ" girince bunu da "o-u" dönüşümü olarak "BALYUZ" şeklinde kullanır olduk.

Köyümüzde vayruzluk pek fazla işimiz olmazdı. Ancak usta olan ailelerde bulunabilirdi. 1970'li yıllarda eskiyen eski mimari, yani ahşap ağırlıklı konutlarımızı yıkıp yerine taş, tuğla ve betonlu yapmaya başlayınca temel taşlarını yontma ve biçimlendirme için daha çok kullanır olduk balyozu.

Taşlı tarlalarda ortaya çıkan taşların bazısı öyle büyük olurdu ki yerinden "kımıldatmak" bile imkânsızlaşır, tek çare onu varyozla parçalamak olurdu.

Varyozu kullandığımız bir başka alan ise odun olarak kullanılacak kalın ağaçları "yarmak" ve "paralama" işiydi. Bunun için bilek kalınlığında demir çivileri sıra sıra kütüğe varyozla vurarak çakar, bunlar yetersiz kaldığında benzer çivileri ağaçtan yapar, çakar kütüğü ortadan ikiye yararak ayırırdık.

Son bir kullanma alanımız da fotoğrafta görüldüğü gibi "DÜNYAYA KAZIK ÇAKMAK(!)" içindir. Odun etme zamanlarında dağdan çekip getirdiğimiz odunların hepsi yakacak için kullanılmaz, "gazugluk, cereglik" gibi uygun olanları ayrılır, "çalu" tutmak için hazırlanırdı. Haydi ince kazıkları kalın kazıkla çakardık ama kalın kazıkları çakmak için varyoz elzemdi. Kazık, tepesine tepesine inen varyoza karşı koyamaz, hele dibine azıcık su dökerek toprağı da ıslatmışsak toprağa çivi gibi saplanırdı.

Varyoz bir alet ismidir. Taş kırma, duvar yıkma, kök-kütük yarma, kazık çakma vb. işlerde kullanılan, çok iri, iki ucu düz, balta gibi uzun sapı olan 10-12 kg. ağırlığında demir çekiçe denmektedir. Bir başka ifadeyle "battal boy çekiç" diyebiliriz.

Tek farkla ki, bunun sapı oval değil yuvarlaktır. Balta ve kazma gibi tek yönlü kullanılan yani tek ağızlı aletlerin sapları yuvarlak olmayıp ovaldır, bir tarafı kalın bir tarafı ince olur. Ancak çift yönlü kullanılan ağızlara sahip olan çekiç, keser, kök kazması ve balyoz gibi aletlerin sapları yuvarlak olur ki ihtiyaç halinde kolayca ağız değiştirebilelim. Malumunuz olduğu üzere iki yüzlü insanlar da kolayca ağız değiştirirler!...

Argo edebiyatımızda varyoz "kalınkafalı, anlamaz-bilmez veya hoşgörüsüz" insanlar için de söylenir. Varyoz ayrıca "bir hakkı iptal için rüşvet olarak verilen şey, rüşvet anlamında da kullanılmaktadır.

Kuvvetli yumrukları benzetmek için en çok kullanılan nesne varyozdur. "Adamın kafasına yumruğunu balyoz gibi indirdi." Cümlesinde olduğu gibi.


Edebiyatımızda varyoz;

"Demircilik sanatında varyozcu olmak için hem kuvvet ister, hem ustalık." [Ahmet Midhat Efendi, Diplomalı Kız, Sayfa:11]

"Peki hanım, neden döğer seni bu adam? İyi varyoz sallarmış, düzayak olursa bir çırpıda elli lâğım ateşliyebilirmiş. [Fahri Erdinç, Destur Ya Sefalet, Sayfa:37]

Evliyâ Çelebi Seyahatnamesinde varyoz; "Cümle vilâyetlerde ne kadar taşkeş var ise pür-silâh olup ellerinde ferhâdî kazmaları ve küsküleri, varyosları, kamaları, kürekleri, küfeleri… "

Varyoz, vuruş ve savuruş tekniği bakımından "gürz"e benzetilir. Varyozdur bu savurdun mu, karşısında neye rastlarsa balyoz gibi ezer geçer.

Konu çatışmadan savaştan açılmışken gürz ve balyozdan başka diğer "ezici silahlar"dan bahsetmeden olmaz. Bunlar;Sopa, oklava, merdane, cemekli öndüre, cereg, gazuk, tokmak, küreğin sapı, kazmanın sapı, süpürgenin sapı, baltanın güblentüsü, küskü, daş ve diğerleridir.



25 Ekim 2019 Cuma

Akbulut Köyü’nde Meslekler; İĞNECİLİK


 Köyümüz İğnecilerinden Havva ŞEN

Eskiden hemen hemen her köyde vardı bu enteresan mesleği yapanlar. Herhangi bir akademik formasyonları da yoktu. Erkekler genellikle askerlik hizmetini "sıhhiyeci" olarak yapanlardır. Kadın iğnecilerimiz de yetenekleri ölçüsünde zaruret icabı bir yakınından ya da eşinden öğrenirdi. Yaz kış kimin hastası varsa, kime iğne yapılacaksa ikiletmeden çıkar giderlerdi hasta evine. Hasta ayaktaysa yani gezip dolaşabiliyorsa iğneciyi eve çağırmak yerine ilacını alır kendisi giderdi iğnecinin evine.

Bu iş için tanımlanmış bir ücret yoktu. Zaten iğnecinin de isteyecek durumu yoktu köy yerinde; herkes hısım, herkes akrabaydı. Ama verecek gücü olanlar da ama az ama çok, gönlünden ne kopar, elinden ne gelirse para, tarımsal ürün, horoz-tavuk verilirdi. Bunları da verecek gücü olmayan gider iğneciye tarla işlerinde yardım ederdi; mevsimine göre tütün diker, kırar, dizer, tonga yapar, orak biçer, dağdan odun çeker...

İğnecilerin malzemeleri, tütün tabakasına benzer küçücük bir metal kutu içinde, cam şırınga (enjeksiyon aleti), boy boy birkaç iğne, küçük çubuk testere, küçük maşa, ispirto ve pamuktan ibaretti.

Köyümüzde “iğneciler” (hatırladığım kadarıyla), İlaz Osmankızı Havva ŞEN, Selahattinoğlu Emin KOŞAR, Züveroğlu Mehmet KOŞAR…(Diğerleri Eklenecek). Hava halam ailesi dışında köydeki kadınların iğneciliğini yaparken, erkek iğneciler de erkeklerin iğneciliğini yaparlardı.

Antiparantez belirteyim, iğneci halamız Havva ŞEN’in doktor olan birkaç yeğeni vardır. O’nun bu mesleği ailede idol olmuş sanki. O yeğenlerinden biri Alaçam Devlet Hastanesi’nde başhekim, diğeri Akhisar’da bir ASM'de Aile Hekimidir…

Aslında doktorlar mecbur kalmadıkça hasta reçetelerine “iğne” yazmazlardı ama zorunlu olarak yazdıkları da genellikle penisilin iğnesi olurdu. Hele o “güçlendirilmiş penisilin denilen “PENADUR” bir başkaydı. Vücutta beton etkisi yapardı. Bir yedin mi, başta felç olmuş gibi kıpırdayamasak da, bir hafta on gün sanki o içimizdeki betonları kırmak için uğraşır dururduk. Şimdiki gibi enjekte öncesi "penisilin testi" de yoktu. İğnecinin, halk deyimiyle "elinin hafif olması" çok önemliydi. Tamam, iğnecinin eli hafif, yüreği yufka olabilir ama o zamanın iğneleri de maşallah, bugün hayvanlarda bile kullanılmayan kalınlıkta idiler. Deliğinden karınca bile geçerdi. Bir hafta on gün zaten o parmağım kadar kalın iğnenin bedenimizde açtığı yaranın iyileşmesiyle geçerdi. Hele vurulacak iğne sayısı 3-5’den fazlaysa yandı gülüm keten helva. İlistire dönmüş bir kalça ile otursan oturamaz, yatsan yatamazdın. Yüzükoyun yatmaktan boynumuza kramplar girer, günlerce geçmeyen baş-boyun ağrıları işin cabası olurdu.

İğnecilerin hasta evine geldiklerinde, metal iğne kutusunun kapağını açarken ilk istedikleri, bir çanak içinde fokur fokur kaynamakta olan sudur. Bazen uygun kab olmaz, bunun yerine iğneci, iğne kutusunu boşaltır, sıcak suyu bu kutuya doldururarak kullanırdı. Şırınga ve kullanılacak iğneler bu kaynar suyun içine daldırılıp sterilize olmaları için bir süre bekletilir, ardından iğne, tüp ve piston kısmı monte edilerek bir miktar ispirto çekilip dezenfekte edilir ve içindeki ispirto boşa dökülmez vücudun iğne batırılacak yerini temizlemede kullanılacak pamuğa zerk edilirdi. Bu esnada yapılanları büyük bir zevkle izleyenler arasında o iğneyi yiyecek olan da vardır. Aletler ve onların dezenfekte işlemi tam bir seyirlik sahne idi. Bazen, maşası olmayan iğnecinin kaynar su içindeki edevati almaya çalışırken parmaklarını haşladığı da olurdu. (Oh olsun işte!... Bacak kadar çocuğun canını iğne vurarak yakarsanız, Mevla da sizin canınızı böyle yakar. :))

İğne vurulmadan önce yapılması gereken ikinci işlem ilacın hazırlanmasıydı. Lincosin gibi tek parçalı iğnelik ilaçlar da vardı tabi. Ancak, genellikle penisilin türü ilaçlar yazılırdı. Şimdiki gibi envai ilaçlar nerde; "Doktor amca (o zaman doktorlar hep erkekti), n'olursun iğne yazma, onun yerine şurup yaz, hatta hapı da olsa vallahi yutabilirim" diyebileceğimiz... Şimdi ilaçlar o kadar çeşitlendi ki eczaneler bile hepsini bulundurmak yerine Ecza Depolarından sipariş üzerine çalışıyorlar. Gidiyorsun eczaneye, "şu ilaç depoda, iki dakika bekle hemen gelir" diyorlar. Ecza depolarının önü motosikletli kuryelerle dolu, adamlar vızır vızır ilaç yetiştirmeye çalışıyor. Hatta bir ara bazı ilaçların marketlerde satılması bile düşünülmüştü.

Penisilin denilen bu meret kuru toz halinde satışa sulmaktadır. Aynı kutu içinde iki ayrı ilaç olurdu. Biri küçük tüpte sıvı çözelti diğeri asıl ilaç olan toz penisilin. Önce içinde sıvı bulunan küçük tüp alınır ele, bir elde dik tutularak içindeki hava kabarcıklarını almak için öbür elle işaret parmağıyla birkaç fiske atılır. Çubuk testere ile uç kısmı çiziktirilip yine elle pıt diye kırılarak açılırdı. Ardından bu sıvı şırıngaya çekilir ve içinde toz halde penisilin bulunan ağzı kapalı şişenin kauçuklu kapak kısmından içeri zerk edilir ve süt beyazı karışımın erimesi için bir süre elle sallanarak iyice çalkalanırdı. Bu işlem için daha kalın olan iğne kullanılır. İlaç hazır olunca şırıngaya çekilir ve ucundaki iğne çıkarılıp hastaya batırılacak yeni iğne takılırdı.

İğneci bu işleri yaparken aynı zamanda hastanın da (genellikle çocuklardır bu hastalar) hazırlanması gerekmektedir. Yüzüstü yatılacak, artık sıra hangi taraftaysa o tarafdaki kalçanın açılması lazımdı. Eh bu hasta benim gibi yalandan yere ağlayıp mızmızlanan biriyse elbette babası onu kıskıvrak yakalayıp kucağına yatıracaktır. “Ben iğne olmıcaaaaam!” feryad-ü Figanları bu noktadan itibaren faydasızdır. Anne ya da nine de babaya yardıma gelmiş, çocuğun biri kolundan diğeri bacağından kavrayıp “hiç acımayacak”, “hemen iyi olacaksın”, “ben de vurulacam senden sonra” vb yalanlara başlanır ama kim inanır.

Bu esnada iğneci toz karışımı da şırıngaya çekmiş, içindeki hava boşluğunu almak için şırıngayı şöyle yukarı doğru tutup bir miktar ilaç, dışarı, herhangi bir yere fışkırıncaya kadar yavaş yavaş pompaya basar. Bu esnada ağlayan çocuğu teselli edenler kervanına “bak biraz daha beklersek ilaç donacak” diyerek iğneci de katılır. Ben uyanığım ya içimden “donarsa donsun, o zaman ben de iğne vurulmaktan kurtulurum” deyip çıkardığım “çıngarı” sürdürüyordum. Kıpırdamamam için yapılan baskılara bir kalıp da iğneci olur, iki eliyle iğne vurmaya çalışırken, bir dizini de hastanın bacağına bastırarak; “debelenip durma, yoksa iğnenin ucu kırılır, kalçanda iğneyle gezersin” demez mi. Ben de yine içimden “hadi vur vurabilirsen bakalım deyip baskı kalıplarının boş bulduğun yerlerinden kıpraşarak bir dansözü aratmayacak şekilde kıvırtmayı sürdürmüştüm.

İğne vurulacak yer ispirtolu pamukla silinip tam iğne batırıldı ki, ilaç donmuş zerk işi gerçekleşmemişti. Düşündüğüm oldu ve şırıngadaki ilaç “dondu.” Gerçekten beton harcıymış demek. Ama iş biter mi, bitmedi tabi. Hemen bir parça ispirtolu pamuk yakıldı ve şırınganın iğnesi ısıtılarak ilacın donu çözüldü. İlacın donma hususundaki düşüncem, yani “ilaç donarsa bir daha bana iğne vuramazlar” fikrim suya düşmüştü. Son çare iğnecinin iğnesini kırmaktı. Ama nafile… Tüm kıvırtmalarıma rağmen iğne kırılmadı ama “eğrildi.” İğneci önce eliyle düzeltmeye çalıştı fakat sonuç alamayınca onu ve beni tutanlar için ortam gerilmişti. Artık benim için “acıma ve şevkat” bitmiş yerini “azarlama ve şiddet” almıştı. “Tamam, sana iine müüne furmiceez, ne halin varsa gör, git istersen öl” dediklerinde yolun sonu görülmüştü. Artık, ağlayıp nazlanacağım ne ana, ne de baba kalmıştı. Çaresiz zırlamaya devam etsem de bedenimi ölü gibi hareketsiz bir şekilde teslim etmiştim onlara. Böylece, donmuş olan iğne tekrar ısıtılıp eğri haliyle kalçama batırılarak ilaç zerk edilmiş ve işlem sona ermişti.

İğne sonrası önce bacak kısmi felce uğrar, sonra da vücudu bir ateş basar, bu ateşle beraber hasta canlanır, gözüne fer, yüzüne renk gelirdi. Ama hastalık bu derinden olunca, günlerce ciğerlerim parçalanırcasına kütür kütür öksürdüğümü hatırlarım.

Gelelim, iğne vurulmadan evvel hastanın yapması gereken işlere. İlaç alımında istisnalar hariç karnın tok olması genel kuraldır. Serde delikanlılık olunca, bir akşam üstü, tarla dönüşü vurulmam gereken iğne için yemek yemeden, şu iğne işi aradan çıksın diyerek, ilacımı almış doğru Mehmet emmimgile gitmiş iğnemi vurulmuştum. Tütün dizmeleri zamanıydı. Odadan çıktım, salonda serili dizilecek yeşil tütünlere basmamak için çekirge misali bir zıpladım, iki zıpladım, üçüncüye kendimi yerde buldum. Gözlerim karardı. Bulantı ve başdönmesiyle oracıkta kalakaldım. Mehmet emmim, otur biraz dinlen öyle gidersin demişti ama diyorum ya "delikanlılık çağı"ndaydım. Oysa, hastalığa erkeklik sökmeyeceğini önceden bilmeliydim. Kendime geçmiş olsun.

Bu yazının ana temasını oluşturan bu olay 1966 yılı civarında yaşanmıştır. 4-5 yaşlarında olmalıyım. Çok iyi hatırlıyorum, bir kış günüydü. Yatak döşek yatıyorum. Babam odanın içine tütün hevengini açıp asmış, tütün seçiyor, ninem de oturmuş dibinde seçilip ipten sökülerek yere atılan yaprakları "pastal" yapıyordu. Ben kendimden geçmiş vaziyette gözlerimi açamıyorum ama konuşulanları duyuyorum. Ninem bir ara yanıma geldi, beni kontrol etti ve babama "Seli bu cöcüg ölü gibi üyiye" dediğini hatırlıyorum. Babam da "sıkıntılı hali yok, bırakalım da rahat rahat uyusun çocuk" demişti. (Günümüzde, çocuk bir kere öksürse soluğu hastanede alıyoruz.) Gerisini hatırlamıyorum. Doktora gittik mi gitmedik mi? Ama bir akşamın alaca karanlığında yaşadığım bu "iğne vurulma" vakasını bugün bile ayan beyan hatırlıyorum. Ve bunca kahrımı çeken iğneci de kim derseniz söyliyeyim, Emin Kosar dayım idi. Allah(cc), ondan ve cümle iğnecilerimizden razı olsun. Ahirete intikal edenlere de Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.

/Çetin KOŞAR
25 Ekim 2019

KÖYÜMÜZDEKİ İĞNECİLER
(Listenin Tamamlanması için Katkılarınızı Beliyoruz)

Ali Koca (Kadiroğlu) -Çetirlik
Emin Koşar (Selahattinoğlu)
Halime Şahin (Cemal eşi) -Karanlık Dere
Hediye Şen (Sami Eşi) -Karanlık Dere
Havva Şen (Hacı Osman kızı)
Mehmet Koşar (Züveroğlu )
Mustafa Açıkgöz (Baş Öğretmenimiz)
Mustafa Bak (Turgutoğlu)
Nazmiye Bak (Güler) (Reşat Kızı) -Sarımsak
Nevzat Yılmaz (Ethemoğlu)
Paşa Yılmaz (Celaloğlu)
Recep Koşar (Ramisoğlu)
Reşat Bak (Kazımoğlu) -Sarımsak
Rüveyde Bak (Reşat Eşi) -Sarımsak
Sami Şen (Ahmetoğlu) -Karanlık Dere
Sevim Ustaoğlu Yılmaz (Mustafa Eşi)
Sebahattin Yavuz (Paşaoğlu)
Şükrü Çelenk (Sarımsak)
Turgut Bak (İlaz Şabanoğlu)
......




2 Haziran 2019 Pazar

Ebe Dede Hesabı (Kocakarı) Üzerinden Mevsim Analizleri

İklim, geniş bir alandaki uzun yıllara dayanan ölçümlerdir. Bir yerde iklimsel verilerden bahsetmek için orada en az 8 yıldan başlamak üzere ortalama 40 yıla dayanan bir ölçüm olmalıdır. Modern anlamda ölçülen iklim verileri, metodolojik bir disipline göre belirlenip verilerin sürekli kayıt altına alınmasıyla elde edilmektedir. Öte yandan, insan doğa etkileşiminin bir ürünü olarak ortaya çıkıp kayıt altına alınmadan tıpkı geleneklerde olduğu gibi sözlü anlatımlarla nesilden nesille aktarılan iklim belirleme biçimi var ki bunlara ebe dede hesabı veya kocakarı hesabı denilmektedir.

Özellikle kırsal bölgelerinde bu tür değerlendirmenin fazla olması insan-doğa etkileşiminin yoğunluğuyla ilgilidir. Çünkü kırsal alanlarda yaşayanlar doğa şartlarına daha bağımlı bir durumdadır. Doğayla baş etmenin en iyi yolu da doğayı ve doğal olayları iyi analiz etmekten geçmektedir. Bu analizler binlerce yıl oluşan birikimin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu birikimler, nesilden nesile aktarılarak yeni eklentilerle gelişimini sürdürmektedir. Ancak modern iklim verilerinde olduğu gibi kesin ve genel bulgular yerine yerel ve şartlı bulgular şeklinde ifade edilmektedir.

Ebe dede hesabına dayalı veriler, bulunduğu coğrafi alanın özelliklerine bağlı olarak farlılıklar gösterebilmektedir. Bu farklılıklar genelde modern ölçülerle belirlenen mikro ve makro iklim ölçekleriyle uyumluluk gösterebilmektedir. Ayrıca modern ölçülerdeki gibi aylar ve mevsimlere göre tasnifler de söz konusudur. Modernölçülerle mevsimler genellikle sıcaklık, yağış ve basınç durumuna göre belirlenmektedir. Ebe dede hesabında ise ya bir ürünün yetişmeye başladığı devre, ya da ürünün hasat dönemi veya bir hayvandan elde edilen ürüne göre bölümler oluşturulmuştur. Şimdi bu verileri inceleyelim:

1- İlk ay, baharında başlangıcı da olan Mart ayıdır. Bu aya, “DölDökümü, Kuzu Ayı, Yazbaşı” gibi isimler de verilir.

2- Konveksiyonel yağışlar dönemi olan Nisan ayıdır. Bu aya, “Yağmur Ayı, Yağar Ay” denilmektedir.

3- Ağaçların meyve vermek için çiçek açtıkları dönem Mayıs ayıdır. Bu aya, “Çiçek Ayı, Tut (dut) Ayı” denilmektedir.

4- Otların yavaş kurumaya başlamasıyla daha yükseklerde yer alan yaylalara çıkılmaya başlanan ay Haziran ayıdır. Bu aya, “Yayla Ayı, Kiraz Ayı” denilmektedir.

5- Yaz sıcaklarının gelmesiyle, tahıl ürünlerinin hasat edilecek kıvama gelindiği dönem, Temmuz ayıdır. Bu aya,”Kotan Ayı, Orak Ayı” denilmektedir.

6- Meyvelerin olgunlaşıp dallarından düştüğü dönem Ağustos ayıdır. Bu aya “Biçim Ayı, Çürük Ay” denilmektedir.

7- Eylül ayında ürünler harman denilen yerde toplanır ve tığ savurma denilen bir yöntemle buğday samandan ayrılır. Bu aya “Harman Ayı, Böğrüm Ay” denilmektedir.

8- Hasat edilen ürünlerin değirmende işlendiği ay, Ekim ayıdır bu aya, “Şarap Ayı, Değirmen Ayı, Sulta Ay” denilmektedir.

9- Hayvanların soğukların başlanasıyla ağıllara çekildiği ay Kasım ayıdır. Bu aya, “Koç Ayı, Koç Katımı” denilmektedir.

10- Kış soğuklarının iyice bastırdığı ay Aralık ayıdır. Bu aya “Nahır-Kovan, Kara-Kış” denilmektedir.

11- Kış soğuklarının en şiddetli olduğu ay Ocak ayıdır. Bu aya, “Don Ayı, Çileler Ayı, Zemheri” denilmektedir.

12- Aylar içerisinde en kısa süren ay Şubat ayıdır. Bu aya, “Gücük, Gücük Ay” denilmektedir.

Modern iklim ölçümlerinde nasıl ki yıl mevsimlere bölündüyse ebe dede hesabında da önemli iklim olaylarının başlama ve bitme durumlarını gösteren günler vardır.

Bu günler şöyledir:
Amansız Elli: Karakışın 20. gününden) başlayıp, gücüğün 9. gününe ( 4 Ocak-22 Şubat) kadar sürer. Tam 50 gün çeker. Soğukların aralıksız devam etmesi yüzünden, bu günlere “Amansız elli” denilir.

Hıdrellez Fırtınası:  zemheri ayının 18’i ile 28’i (31 Ocak-10 Şubat) arasında devam eden rüzgârlardır.

Vakit Yeli: Gücüğün yedisinde (20 Şubat) vakit yeli eser ve cemre havaya düşer.

Cemreler
Sıcaklıların başladığı dönemlerdir.

1.Cemre: Gücük ayının 7.gününde cemre havaya düşer. Havalar ısınmaya başlar.

2.Cemre: Gücük ayının 14. gününde (20 Şubat-27 Şubat) cemre suya düşer. Sular ısınmaya başlar.

3.Cemre: Gücük ayının 21. gününde (6 Mart) cemre toprağa düşer. Toprak ısınmaya başlar.

Gâvurun Küfrü-Gâvurun Günü: Gâvurun günü, gücüğün çıkması ile Martın girmesi arasında (10-14 Mart arasında) olur. Gâvurun küfründe bacaya çıkılarak, aile fertleri sayısı kadar taş ayrılır. Herkesin taşı büyükten küçüğe büyük baca kenarına dizilir. Bir gün sonra taşlar kaldırılarak altına bakılır. Kimin taşının altından fazla böcek çıkarsa onun bu yıl nasibi bol olur.

Beldir Aciz- Kocakarı Soğukları: Baba hesabına göre gücük ayının 26. günü ile mart ayının 4. günleri (11-17 Mart) arasında devam eden sayılı fırtınadır. Beldir Aciz fırtınası, “Beldir aciz, yer gök taciz” “Üçü şubatta, dördü martta” gibi sözlerle tarif edilir. Bu fırtınalı günlere “Kocakarı Soğukları” adı verilir.

Haftı Hambal- Mart Dokuzu: Baba hesabına göre, mart ayının 9. günü (22 Mart) Haftı Hambaldır. Güneş Hamel burcuna girer ve gece gündüz eşit olur. “Mart Dokuzu ” olarak bilinen bu günde, bahar başlar.

Abrıl Beşi Fırtınası: Abrıl ayının 5. gününde (18 Nisan) görülen sayılı fırtınadır. Çok şiddetli soğuk olur. Halk: Sakın abril beşinden camızı ayırır eşinden!” diyerek bilmeyenleri bu fırtınaya karşı uyarır.

Sitte Sevir: Abrıl ayının 7. günü ile 12. günü ( 20-25 nisan) arasında 6 gün süren sayılı fırtınadır. Bu fırtına “Sitte Sevir, her saati bir devir” deyimiyle, bir anı bir anını tutmayan zaman dilimi şeklinde tanımlanır.

Hıdrellez: Abrilin 23. günü (6 Mayıs) seneyi ikiye bölen gündür. “Ver Hıdrellez’i vereyim yazı” sözüyle yazın gelmiş olduğu doğrulanır.

Ülger Doğumu Fırtınası: Ülger yıldızı, baba hesabına göre Mayısın 18. günü (31 Mayıs) doğar. Gün doğusundan şiddetli bir yel eser. Bu yel insanlar, hayvanlara ve bostanlara zarar verir. Bu yüzden ülger doğacağı gün hayvanlar dışarı çıkarılmaz, ahır ve ağılların pencereleri, kapıları kapalı tutulur.

Gündönümü: Baba hesabına göre, Haziranın 12. günü (25 Haziran) gün döner.

Kuyruk Doğumu: Baba hesabına göre Haziranın 18. günü (1 Temmuz) kuyruk doğar. Kuyruk Yıldızı da Ülger Yıldızı gibi doğduğunda mala davara zarar verir.

Terazi Doğumu: Terazi Yıldızı baba hesabına göre Temmuzun 18. günü (31 Temmuz) doğar.

Mihrican-Bostan Bozan: İlkgüz ile ortagüz arasında (14 Eylül-14 Ekim) görülen fırtınadır. Ülker yeli gibi, çok soğuk eser ve bütün mahsulleri mahveder.

Kaynaklar:
4-Meydan Larousse,
5-Ana Britannica.
6- Hakan TUNÇ, Üzerlik Köyü Bitirme Tezi (yayımlanmamış eser)


/Hakan TUNÇ
12 Nisan 2016


10 Mart 2019 Pazar

Akbulut Köyü'nde Unutulmaz Olaylar -4

BİR TRAKTÖRE 
İKİ KORNA

Köylerimiz makineleşmeden önce oldukça sessizdi. Hayvan seslerine çocuk sesleri karışır giderdi. Hele ilkbahar geldiğinde tabiatın o doğal sesleri insanın içine huzur verirdi. Tarlada çift süren köylülerin öküz “gehleme” sesleri, annesi yazıya otlamaya giden ineklerin buzağı sesleri, onlara uzaktan cevap vermeye çalışan annelerinin sesleri, gece gündüz vakitli vakitsiz öten horoz sesleri, yumurtlayan tavukların (gıt gıt gıdaak) sesleri, yine gece gündüz hiç susmayan köpek sesleri, çağıldayan dere ve çayların sesleri, teneffüs anında okulun bahçesinde çığlık çığlığa bağırarak oynayan çocukların sesleri, evde ağlayan bebek sesleri, karga ve kuş sesleri, bir de yoldan eve, evden tarlaya, tarladan komşu tarlaya hatta köyden köye konuşan insan sesleri hep duyulurdu. Çünkü, o günlerde köyde gürültüye neden olan mekanik sesler yoktu. Bugün bizi sağır, duymaz eden bu sesler neler biliyor muyuz? Evdeki, buzdolabı, çamaşır makinesi, radyo, televizyon, sokaktaki araç trafiği, sağda solda çalışan iş makineleri insan sesini bastırır oldu. Hiç farkında bile değiliz ama maalesef insanlar daha düne kadar köyler arasında bir birleriyle direkt temas kurabiliyor, aracısız, aletsiz konuşabiliyor, birbirlerine seslerini duyurabiliyorken şimdi karşılıklı durmamıza rağmen ne yazık ki sesimizi bir birimizi ulaştıramıyoruz, duymuyor, duyuramıyoruz.

İşte öylesi biz zamanlardaydık köy hayatında. Köye gelen bir aracın sesini kilometrelerce uzaktan duyar, geçeceği yolun kenarına koşar, onun geçişini seyrederdik. Bir âdetimiz daha vardı. Eğer yoldaysak yolun kenarına değil yolun dışına çıkardık. “Motorlu araç bu, ne olur ne olmaz, bizi çiğner sonra!..” deyip tedbirli davranırdık. (Şimdi araç korna çalsa bile yolun ortasından giden kahramanlar olduk, kim korkar motordan!..) Evet köy yerinde kural buydu, büyüklerimiz bile, köydeki hareketlerden haberdar olmak için köye gelen ve evin önündeki yoldan geçen herkese "kim o acaba?" diye bakar alakadar olurdu. Zamanla traktör, motorsiklet, minibüs, taksi vb. ne istersen hepsine sahip olduk köy olarak. Bu, tarımda makineleşme ve konfor köyümüze yaramamış olacak ki yıllar sonra köyü boşaltıp şehirleri doldurmaya başladık...

Köyün bu yalnızlığını, sessizliğini bozan biri vardı köyde!.... Adı Fikret Ustaoğlu idi daha bıyıkları terlememiş bu genç delikanlının. Traktörünün bir kornası varken sen tut yanına farklı ses çıkartan ikinci bir korna daha tak. İş bununla bitiyor mu? Bitmiyor... Köyün sokakları bomboş ya... Selam verecek konuşacak kimse bulamıyor ya... Hah işte önce kornanın birini çalıyor, ardından ötekini... (Önce “dit” sonra “dat” Daha sonra Didiiiit. Dadaaat.) Biz de köyde trafik amma arttı ha!... Kimmiş bunlar diye camlara çıkıyoruz, bakıyoruz ki ortalıkta bir Fikret Ustaoğlu var bir de traktörü. Güle güle ölüyoruz! (Allah(cc) Hayırlı Uzun Ömürler Versin.)

/Çetin KOŞAR
10 Mart 2019