13 Aralık 2020 Pazar

Akbulut Köyü'nde Ecünnü Hikayeleri - 2

 

TINTIN KABACIĞIM

HANİ BENİM BABACIĞIM

Evvel zaman içinde ülkenin birinde, karısı ölen adam oğlu ile birlikte tek başlarına mutlu mesut yaşarlarmış. Gün gelmiş komşuları adamı yeniden evlenmesi için ikna etmişler, kendisi gibi tek çocuğu olan dul bir kadınla evlendirmişler.

Başlangıçta her şey çok güzel giderken zamanla üvey annesi adamın oğlunu evde istemez olmuş; "Al şu oğlunu, götür, nereye bırakırsan bırak, kime verirsen ver. Bir daha bu çocuğu güzel kızımın yanında görmek istemiyorum" demiş.

Sürekli kavga, niza ve geçimsizlik adamı canından bezdirmiş. Sonunda, oğlunun daha fazla eziyet çekmesine gönlü razı olmadığı için çaresiz karısının dediğini yapmaya karar vermiş.

Bir gün çocuğuna; "haydi oğlum seninle dağa odun etmeye gidelim" deyip çocuğunu yanına alıp baltasını da omuzlayıp düşmüşler dağın yoluna. Adam giderken yanına bir de "su kabağı" almış. Oğlu sormuş; "baba bu ne?" Babası da; "Su kabağı oğlum, dağda susayınca dereden bana içmek için su taşırsın." demiş.

Uzun bir yolculuktan sonra dağa ulaşmışlar. Adam hemen işe koyulmuş. Yapraklı ağaç dallarından oğluna güzel bir "kelik" yapıp içine oturtmuş, yanlarında getirdikleri yiyecekleri de yanına koyup; "sakın buradan hiç bir yere ayrılma, ben az ötede odun edeceğim, işim biter bitmez gelirim. Sen açıkırsan yemeğini yersin" diye de tembihlemiş.

Adam az ileri gidip, elindeki su kabağını bir ağacın gövdesine asmış. Yel estikçe ağacın gövdesine çarpan kabaktan "tın tın" diye sesler çıkıyormuş. Bu sesi duyan çocuk da "babam çalışıyor, bu ses onun balta sesi galiba" deyip kah uyuyup, kah uyanıp huzur içinde babasını bekliyormuş.

Gün bitip güneşin karşı tepelerden dulunmasına rağmen babasının gelmediğini gören çocuk akşamın alaca karanlığında kelikten çıkıp, sesin geldiği yöne doğru babasını aramaya çıkmış. Sesin geldiği yere varmış bakmış ki ortalıkta babası yok, ağaca asılı su kabağı yel estikçe "tın tın" sesler çıkarmaya devam ediyor. Çocuk çok sevdiği babasına seslenmeye başlıyor ama kabağın sesinden başka ormanın derinliklerinden çıt çıkmıyor. Çocuk çaresiz ağaçtaki kabağa dönüp; "tın tın kabacığım, hani benim babacığım" diye ağlamaya başlıyor. Sonunda anlıyor ki üvey annesinin baskısına dayanamayan babası onu ormana bırakıp köye dönmüş.

Ormanın orta yerinde, gecenin bir vakti yapayalnız kalan çocuk çaresiz sağa sola bakınıp yol bulmaya çalışırken uzakta bir ışık görür. O ışığa doğru gider ve ulaştığında bakar ki karşısında bir cami var.

Hemen içeri girer. Önce eline bir süpürge alır ve caminin içini köşe bucak bir güzel süpürüp temizler. Sonra abdest alıp namaz kılar. Ardından da rahlenin başına oturup, besmeleyle Kur'an-ı Kerim'i açıp sesli sesli okumaya başlar.

Camide okunan Kur'an-ı Kerim sesini duyan cinler periler, camiye doluşup çocuğun Kuran okuyuşunu huşû içinde dinlemeye başlarlar. Onlar çocuğu görmesine rağmen çocuk onları göremiyor tabi. Çocuğun camiyi temizleyip, namaz kılması ve güzel sesiyle Kur'an-ı Kerim okumasından çok memnun olan Peri Padişahı, çocuğa süslü elbiseler, çeşitli hediyeler, bol miktarda altın ve para verilip babasını evine götürülüp bırakılması için maiyetindekilere emir verir. Bu arada Kur'an-ı Kerim okumaktan iyice yorulan çocuk rahlenin başında uyuya kalmıştır. Cin ordusu büyük bir sessizlik içinde çocuğu arabalarına bindirip, evine kadar götürüp bırakırlar.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan çocuk bir bakar ki evlerinin önüne gelmiş. Sevinçle kapıyı çalar. Çocuğunun hasretiyle zaten sabaha kadar gözüne uyku girmeyen baba kapıyı açıp karşısında krallar gibi giyinmiş oğlunu görünce çılgınlar gibi sevinir. Bu sese uyanan üvey annesi önce niye gürültü yapıyorsunuz diye bağırıp çağırır ama süslü kıyafetler içindeki çocuğu ve yanındaki para ve altınları görünce o da sevinmeye başlar.

Çocuk başından geçenleri bir bir anlatır. Bunun üzerine üvey annesi çocuğun babasından kendi kızını da götürüp ormana bırakmasını ister. Karısının sözünden dışarı çıkamayan adamcağız çaresiz bu defa hanımının kızını tıpkı oğlunda yaptığı yöntemlerle götürüp ormana bırakır.

Üvey kardeşinden aldığı tüyolarla hareket eden kız, gece olunca camiye gider ve hiç bir iş yapmadan caminin içinde bir köşeye kıvrılıp yatar ve uyur. Bunu gören cinler ona çok kızarlar, onu orada bir güzel dövüp, üstünü başını yırtıp götürüp evlerinin önüne atarlar.

Kızının bu perişan halini görünce kadın önce kızına üzülür ama üvey oğlunun yaptıkları gözünün önüne gelince, ona yaptığı üvey evlat muamelesi için çok pişman olur. Üvey oğlu da onu affefeder.

Böylece hayat yeniden normale döner, mutlu ve huzurlu günler başlar.


ANLATAN: Hanife Koşar. 93 yaşında.

/Çetin KOŞAR

13 Aralık 2020

12 Aralık 2020 Cumartesi

Akbulut Köyü'nde Eski Günler (İnsanlar-3)


GURU KÂZIMGİL...
Köyümüzün kurucuları (1700’lü yıllar) o gün, Şehzadeler Şehri Amasya’ya bağlı olan Vezirköprü ilçesinin Bengü köyünden “göç” veya “görevli” olarak gelen iki kardeş ya da iki amca oğlu Ömerlerdi.

İkisinin adı da Ömer olan bu kardeşleri birbirinden ayırt eden özellikleri takılan lâkaplarıydı; Birinin ki “Kuru Ömer” diğerinin ki “Koca Ömer.”

Bunlardan neşet eden iki sülalenin adları da “Gurumoro ve Gocamoro”dur.

Çağlar geçip, nesiller çoğaldıkça her ne kadar kimin hangi sülaleden olduğu bilinse de, yine de her sülaleden bir kişi “Reis” seçilir (addedilir, sayılır), o reisin adının önünde sülalenin lakabı da kullanılırdı.
İşte, “Gurumoro” sülalesinin reisi de bu Kazım dedeydi ki köyde ona herkes Guru Kazım derdi.
(Soru: Gocamoroların reisi kimdi?)

Bu güzel gelenek günümüzde devam ettirilmiyor nedense. Biraz fazla mı bireyselleştik ne?
***
Köyümüz insanı, Gecekli, Kırıklı, Balcının Değirmeni, Sarı Ahmetin Ataş Değirmeni, Gelemet (İlyas ve Cırmanların değirmeni) hatta Taşkelik köyü Değirmenlerine giderken, köye elektrik gelince, köye ilk değirmeni açan ve bu yüzden lakabı "Değmenci Dayı" ya çıkan Selfettin (sahi doğrusu ne, Selfettin mi Seyfettin mi? Ne kadar da çok soru soruyorum!...) dayımız da bu Guru Kazım'ın oğludur. Hakeza, yılların İmam- Hatibi Aziz Yılmaz hocamız da torunu elbette.
Biz ilkokula giderken, Gurukazımın evinin önünden geçen yol “kestirme okul yolu” olarak kullanışlıydı ama aynı zamanda da “en tehlikeli okul yoluydu” Yukarıköy yolunu kullansak, Hikmet dayının köpeği “Alaş”, bu yolu kullansak Kazım dayının kangal tipi “Goyun köpeği” korkulu rüyalarımızdı.

Hikmet dayının Alaş’ı her seferinde bizi mutlaka görür, “har har, hır hır” bağrışa çağrışa, kendimizi ısırttırmadan geçer giderdik.

Kazım dayının köpeği ondan daha tehlikeliydi ancak, yolun kestirme oluşu, Kazım dayının evi yoldan 50, 100 metre yoldan uzakta, aşağıda oluşu ki oradan geçerken önce sessizce yaklaşır, köpek bizi görünce koşmaya başlar, köpek yola çıkana kadar bir Irıza dayının evinin ötesine geçmiş olurduk ve yola ancak çıkmış olan köpek de bize arkamızdan bakarak; “ben size daha sonra sonra gösteririm” diyerek döner giderdi.

Bir gün, emmioğlu Şaban, abim Metin ve ben üçümüz, öğle tatili eve gelip yemeğimizi yemiş okula dönüyoruz.

Önde abimle Şaban, köpeği gözetleyerek adeta parmak uçlarımıza basarak ilerliyoruz.

Köpek ortalıkta görünmüyordu. Hayvanlar bazen evinin uzaklarına gezmek için gider, otlayan hayvanlara refakat eder, tıpkı bizim gibi onlar da arkadaşlarıyla buluşur, oynaşır, dalaşır, kavga ederlerdi. Biz de o günlerden biri diye rehavete kapılıp rahatlamıştık ki, tam mandıra kapının dibine mevzilenip bize pusu kuran köpeğin “harrr” demesiyle abimle Şaban ileri arkadan gelen bense geri kaçarak köpeği iki ayrı yöne kaçan grup arasında seçim yapmak zorunda bırakmıştık.

Sağolsun köpek, beni onlardan daha çok seviyormuş(!) ki tercihini benden yana kullandı. Fikricüğün salacının dibine kıstırdığında mabadıma ilk dalışıyla yere kapaklandığımı (yüzü koyun, yüz üstü düştüğümü) hatırlıyorum. (Birde daha sonra anamın gidip köpekten kestirip getirdiği bir tutam tüyü yakıp külünü, yaralarıma köpeğin ısırdığı yerlere sürdüğünü, bastığını hatırlıyorum.
***
Eski geleneklerimizdendir düğün dernek yaparak evlenmek yerine “kız kaçırarak evlenmek.” (Çinliler, Türklere kız vermezler, Türkler de gider kaçırırlarmış Çin kızlarını kendilerine eş yapmak için. Hatta, Çinlilerin “Çin Seddini” yapma nedenlerinden birisi de buymuş, kızlarını Türk gençlerinden korumak!...)

Yine bu Türkmen geleneklerinden birisi de “kızı kaçırılan annenin” haberi alır almaz, gidip vaveylâ çıkarıp, damadın evini taşlamakmış.(Evi taşa tutup, çatıda kiremitleri kırmak, varsa camı çerçeveyi indirmek…)

Burada, şahıslara zarar vermek yok, sadece mala var. Hani derler ya “Cana geleceğine mala gelsin!...”

Evet, kızının kaçırıldığını duyan anne töre gereği damadın evini basmak zorunda. Yoksa bu “kaçırma” olayına sessiz kaldı diye “kız anası” kınanır, kızını vermeye dünden razıymış diye eleştirilir, maytap geçilirmiş.

İşte bu kadim kültürümüzle ilgili olarak köyümüzde yaşanan bir olay da bu Guru Kazımgilin hanesinde yaşanmıştı.

Bu Kazım dedenin oğullarından birisi evlilik çağına gelmiş, artık istediler de vermediler mi ne bilemiyorum, sen git komşunun kızını kaçır!... (Bak, bak, bak!..)

Bu çağda bu iş olur mu? Olmuş bir kere. Ama bu defa devreye kızın anası değil kardeşleri girmiş.

Dedim ya devir eski devir değil, kim uğraşacak taşla, kiremitle…

Kazım dayının evi de iki katlı, “Gandil” ev. Özellikle güneş batarken camlara vuran güneşin şavkları güneşten daha çok göz alırdı.

Uzatmayalım, siz gelin, evin dibinden ârı (yerden doğru) bu güzelim pencere camlarını tüfekle birer birer hepsini kırın dökün.

Duyduğumuzda koşup gitmiştik olay yerine, ayağımızdaki “timi” lerle. (Timi: Pantolon görevi de yapan, lastikli ve paçalı çocuk donu.)

Jandarmalar evi kuşatmış, yerlerde boş tüfek fişekleri, cam kırıkları… delilleri koruyor. Bizde çocuk halimizle aralarda dolaşıyoruz, hatta kırmızı mukavvadan yapılmış renkli renkli fişeklerden birini almak istediğimde Jandarma abi beni kolumdan tutup, hiç bir şey demeden kenara çekmişti.
***
Hazır buradayken yaşadığım bir başka eski Türk töresinden de bahsedelim.

Bu bizim Kazımın Ahmet var ya, sıra onun düğününde.

Eskiden gelin almaya damatlar gitmezdi. Ayıptı. Kızın babası, kapıya gelen damadın babasına kızını teslim eder, düğün alayı da döner gelirdi.

Ve “Damat Kaçırma” olayı.

Gelin almacılar taa İncirli köyüne gitmiş, gelini almış geliyorlar daha köy altındayken bunu gören damat ve arkadaşları düğün evini terk etmiş bizim o eski iki katlı eve sığınmışlardı.

Oysa gelini kapıda karşılayıp, küp kırma, dış kapını üstüne yağ çalma gibi bir takım ritüellerden sonra birlikte eve girmeleri gerekiyordu.

Davul seslerinden anlaşıldığına göre gelin eve gelmiş ama damat bizim evde saklanıyordu.

Damat Ahmet, babama yalvarıyor, “Seli dayı, aman ha. Bari hava kararana kadar kimse bilmesin benim burada olduğumu.”

Bi dakka, bi dakka!...

Damat kendisi mi kaçtı (utancından), yoksa arkadaşları mı kaçırdı, babasından “bahşiş” koparmak için. Bak şimdi bilemedim burasını…

Ben bi öğrenip geleyim.

-Devam Edecek-
/Çetin KOŞAR
12.12.2020

9 Aralık 2020 Çarşamba

Akbulut Köyü'nde Eski Günler (İnsanlar-1)


Sahi, güzel miydi eski günler?
Güzel olmaz olur mu hiç.
Elbette güzeldi.
Çünkü, "eski"ler hep güzeldir. Eskiye özlem hep vardır. Yaşanmışlıklar olunca, gözden ırak olsa da gönülden ırak olamıyorlar, aranıyorlar. İyi de olsalar kötü de olsalar farketmiyor.
Şöyle düşündüm de birer birer.
Sevdiklerimden ayrı kalışıma mı yanayım, yoksa, tatlı anılara mı kanayım.
Geri getirebilir miyim onları çocuklar gibi ağlasam, yansam.
Ama, nafile.
“Gidenler dönmez!...”
En iyisi mi, ben yanayım halime.
***
Eski günler güzel günlerdi.
Tabi çocukluk çağındaki bizler için.
Gözlerimizin feri kaçmadığından olsa gerek güneş bile daha bir parlak, daha bir sıcaktı.
1960’lı 1970’li yıllar...
Köylüydük.
Hep köydeydik, birkaçımız dışında.
Nine-dede, anne-baba, abi-emmi-dayı-inge, aba-hala-teyze-enişte ve tüm çocuklar, hep bütün köy bir aile işte…
Şimdilerde geniş aile diyorlar ya!..
İlle de bir evde olmamız gerekmiyordu,
Köylük yerde.
Herkes birbirinin hısmı, akrabası
Şimdi, “nerden çıktı bunlar?”
Derseniz durduk yerde.
Depreşti dertlerim, inlerim.
Hane hane, tane tane gideyim.
Kalanlara sağlık sıhhat,
Merhum ve Merhumelerimize
Rahmet dileyelim.
***

SEFERCÜKGİL…
Köyde hep bir aradaydık dedim de.
Hasretini çektiklerimiz yok muydu?
Vardı elbet, meselâ;
Ömer emmim vardı, uzaklarda.
Yanımızda olmayan,
O bizsiz, biz onsuz yaşadık yıllarca.
Çocukluğu mektep-medreselerde geçmiş, okuyup, köyün tek hafızı olarak kendini bu ilme adamış.
Hacıdır, hocadır. Aynı zamanda Akbulut Köyüne ilk "Velospit/Bisiklet" getirendir. Teknolojik ruhludur.
Sonra da İstanbul’da tekele işçi olmuştu.
Kızları saymıyoruz, zaten
Onlar doğdukları gün terkederdi ailelerini,
Kuş gibi uçup, yuva kuracaklarından
Yüksek yüksek tepelerine
Aşrı aşrı memleketlerin...
Ayşe halamdı biri, İstanbul Adalar’a “gelin” giden.
Damat Harputlu, gelin Alaçamlı.
Elaziz nere, Sordanköy nere?
Kader ağlarını örmüştü bir kere.
Deniz Kuvvetlerinden genç bir Subay
Kapmıştı gönlünü ada sahilinde, bir çay bahçesinde, “Adalardan bir yar gelir bizlere…” şarkısını mırıldanarak...
Muşta’da iki kardeş…
Habik ile Fadime halalarım.
Bayramlarda gelirlerdi, el öpmeye günübirlik.
Ha, bir de köyümüzde Muştalı bir imam vardı, henüz imam kadrosu verilmediği için köylünün parayla tuttuğu "özel imam."
Ramis emmim Sancar’dan kasap Salih’in kızı Gülfe ile evlenmiş, baba ocağından ayrılmış.
Yani, “ev-bark” sahibi olmuş.
Oğlu Recep, düşmüş yollara olmak için hoca. Oldu da. Taşkelik köyü Şabanoğlu mahallesinde uzun süre imamlık yaptı.
Kırmızı bir “motorlusu” vardı. Kontak kapatarak Celalin Kemalin oradan bir salardı motoru, biz ilk gürültünün geldiği yeri ararken o, arkasında bir toz bulutu bırakarak, jet gibi gider, gözden kaybolurdu.
Sancar deyince, köyümüzün ebesi “Hatime Teyze”yi de analım rahmetle.
***

FİKRÜCÜKGİL…
Eskiden insanlarımız yaz işlerini kolaylayıp İstanbul’a çalışmaya giderlerdi güze kadar, bir kaç aylığına.
Gurbete gidipte dönmeyenler de vardı.
Ninem Hanife’nin kız kardeşi Safinaz teyze ile Zeki Şen’in “Pıt dedesi” Fikrücüğün oğulları gibi.
Önce Salih gitmiş Bafra’ya,
Ardından Salim gitmiş İstanbul’a
Kardeş Cıslık Mustafa durur mu hiç,
bir minibüsle köylük yerde.
Köyün ilk şoförü.
Samsak köprüsü yıkılınca selden
Tahtaların üstünde yürüterek çıkarmıştı köylü, köyden minibüsünü.
-Fatih’in Gemileri yürütmesi gibi-
Evlenince dayısının kızı Sevim’le
Ver elini İstanbul demiş, gitmiş.
Gidiş o gidiş.
Çok şaşırmıştık,
Yıllar sonra "302 Mercedes Benz" ile köye dönünce ve
köyün daracık yollarına, koca otobüsle girince. Nasıl bir manevra kabiliyeti vardı ve en önemlisi bu nasıl bir cesaretti, kendinden büyük koca arabayı küçücük boyuyla kontrol ediyor, onu parmağında oynatıyordu.
Bir kendisine, bir de kocaman otobüsüne bakar,
Hayret ederdik.
***

İLAZ SELATİN…
Gurbet yollarını gözlediğimiz, komşumuz,
Bir Kenan abimiz vardı,
Okumak için gitmişti Manisa Akhisar’a.
Amcaları vardı Ekrem ve Sami orada.
Yaz tatillerinde köye geldiğinde
Maket uçaklar yapardı.
Hatta bir tane "kurmalı" uçağı vardı ki
Türkiye'nin ilk "Teknofest"ini yapmıştı
Akbulut Köyünde.
Geniş alan yoktu, her yer ekili tarla.
Bir “salaç yolu” vardı boşluk. Orada uçurur, o da meyve ağaçlarına takılır, düşer arızalanırdı.
Uzaktan bakar, seyrederdik, çoluk çocuk, yaşlı genç. Hep de Anşa halamgilin tarafına doğru giderdi kerata uçak nedense!...
Annesi ilaz Osman kızı Fadime,
Babası ise ilaz Ahmet oğlu Selahattin.
Fadime halama göre “Kenanın Bubası.”
Hani, kadınlar kocalarına ismiyle hitap etmezler ya, o töre...
İkizler Nermin ile Kemal’in de babaları tabi.
Bir de, gözünde gözlüğü, elinde tesbihi, hep “çıkma”da oturan “Güllü Deze.” vardı. Kenan geldi ya da gelecek diye müjde verirdi bize.
***

SORDANKÖYLÜ BİR HEKİMOĞLU…
Hikmet dayı vardı, ninemin üvey kardeşi.
Fatsalı babasından almıştı kalender karakterini.
Tıpkı "Ünye-Fatsa arasına Ordu kurduran Hekimoğlu İbrahim" gibi.
Hediye ninenin son eşi "Doktor İzzet”ten olma,
Ninem ona baba demez hep “toktur” derdi, üvey babası olduğu için her halde, her halükarda, haralda!...
Garanug dere’den Abdülün Hanife ile evliydi Hikmet dayımız.
Konak gibi bir ev yaptırmıştı hem de cumbalı…
Misafirleriyle otururdu cumbada...
Erkenden, elli yaşında ayrıldı aramızdan, bir ameliyat esnasında.
İstanbul’dan gelmişti nâşı.
Minibüsün içinde gitmiş fakat dediği çıkmış, dönüşü minibüsün üstünde olmuştu, kızı Ayşe can havliyle tırmansa da minibüsün üstüne babası için nafileydi, bedeni gelse de o artık bir daha dönmeyecekti….
Torun İzzet de uzun süre görünmeyenlerdendi göze, köyde.
Okuyup adam olmak için giden gurbetlere. Okuyup Ziraat Mühendisi olarak dönmüş, avlularının bir kenarına zeytin gibi köyde olmayan meyvelerden oluşan bir meyvelik yapmıştı.
Sadece bu mu?
Bir de köye zirai fındık fidesi getirerek deneme üretimi yaptırarak, köyün ekonomisine katkıda bulunuyordu.
***

İLAZ OSMANGİL…
Aslında köyde geniş aile tanımına uyan, tek aile vardı, o da Hacı Osman’dı. Köylü “ilaz” derdi “Laz”lara.
Abisinin kızı Hatice ile evli küçük oğlu Hamdi ve iğneci kızı Havva ile otururdu yeni evinde.
Bizim evler altı tam, üstü hane iki katlıyken.
Onun eski evi üç katlıydı.
Oğulları Nedim ile Sadık, çoluk çocuk ailecek, bir sofa ve bir sofrada otururlardı.
Zeki ile ikimiz ders çalışırken evin cumbasında.
Sadık dayı, o koskoca adam, çocuk gibi kitap okurdu, sobanın başında.
Hayret ederdim. Köyde başkasında görmedim ki kitap okuyanı.
Nedim dayı ise köye muhtar olmak için kulis yapardı, dünür olacağı köy muhtarıyla.
Köyümüzdeki ilk hacılardan idi hacı Habib Meral’dan başka.
Kışı şiddetli geçen bir Şubat ayında,
Jip ile çıkmıştı köye, Hicaz’dan dönerken.
Dimitin Ürfetin kız kardeşi Minik (Emine) ile evliydi. O minik nine ki, aslında o yönetirdi bu İlaz Osman Malikanesini...
Bir de apartmanı vardı Alaçam’da.
Hep yürüyerek gider Alaçam’a
Yürüyerek gelirdi Alaçam’dan.
Hafta günleri tek başına.
Arabaya binmezdi. Hızlı hızlı yürürdü.
Omuzunda “Air France” yazan askılı meşin bir çanta taşırdı.
Tabi gençliğinde at sırtında gezip tozarlarmış dedem Sefercük ile birlikte.
***

GOCA GAŞUK…
Zülfiye abamız böyle hitap ederdi hep,
“Gocagaşug” derdi köy ağzıyla.
Artık, ne demekse “Koca Kaşık.”
Gayet medeni biriydi Ali Osman dayı.
Bizimkiler daha ilkokula göndermezken çocuklarını,
O kızını okuturdu Alaçam’da ortaokullarda, Liselerde.
Bunun için hafta içi her gün, kızı
Kadriye ablayı götürüp getirirdi Alaçam’a
Üşenmez, giyerdi paltosunu, düşerdi önüne, yayan giderlerdi, Irıza dayının hallusundan kestirme olarak.
Biz de o yoldan kestirme gitmeye kalksak, Kuru Kazımın köpeği keserdi önümüzü.
O Kadriye abla ki, köyümüzün ilk vekil öğretmeniydi de.
Sonra PTT’ ye memur oldu, köylüye önder oldu.
Peşi sıra birçokları da PTT memuru oldu, Şaban ve Ertan Koşar gibi…
İlginçtir…
Alaçamlı biri PTT Genel Müdürü olunca,
Alaçam’a OMÜ’ye bağlı PTT-MYO bile açıldı.
-Devam Edecek-
/Çetin KOŞAR
8 Aralık 2020

6 Aralık 2020 Pazar

Akbulut Köyü'nde Ecünnü Hikayeleri - 8

 
Kömüş Öküzü ve Kağnı Arabası - Goğuz Köyü


KÖYALTI MEZARLIĞINDA BİR KAĞNICI
 
Kibar YEŞİL Yazıyor...
Sene 1982. Seyfettin dayının Şahin ile okula giderken sabah ezanı okunmadan yola çıkardık evden. Köy altındaki mezarlığın orada bir öküz arabası aşağıdan yukarı doğru geliyor ama öküzler ve araba normalinden fazla büyük. Üzerinde uzun boylu bir kasketli adam, uzun bir öndüre elinde öküzleri “gehgah gehgah” diyerek yanımızdan geçti gitti. Şahin’e “bu öküzler ne kadar büyük!” dedim. Şahin, “sus” dedi. “Bunlar cin.” dedi. Sarımsak sapağına kadar sesimiz çıkmadı ve sabah ezanı okunmaya başladı. Cesaretlendik ve devam ettik gittik. Bizim içimize korku düştü artık. Ne zaman ordan geçsek hep sesler gelirdi kulağımıza.
Paşa dayının Hayati de okula bisiklet ile gelir giderdi. Bizi o mezarlıkta korkutur, ses çıkarırdı. Çocuğuz ya, bizimde aklımıza bit şeytanlık geldi. Biz de Hayati’ yi korkutalım diye Şahin ile birlikte yola taş dizdik. Gökçeboğaz sapağına geldik. Hayati bisikletle geldi. Bir tokat bana bir tokat Şahin’e çaktı. “Taşı siz koydunuz değil mi?” dedi. Nereden anladı? Demek ki o bizi korkutuyormuş. Çocukluk işte. Hayati hatırlarsa yorum yapar.
 
/Kibar YEŞİL
06 Aralık 2020
 
 
****
YORUMLAR
Ben de çok düştüm, sabah ezanları okunmadan yollara 1975 yılıydı.
Ama bu köyaltı mezarlığı bana vız gelir, oradan tırıs geçerdim. Çocukluğumuz mezarlığın içinde mal gütmekle geçtiği için demek ki.
Beni yoran Cilim Mevkiinde, Gelemet Sapağıyla Sarı Ahmet'in Ateş Değirmeninin olduğu bölgeydi. Özellikle gurbetten (Ordu) gelirken beyaz beyaz tavşanlar gezelerdi sanki oralarda.
Hatta Kenan Şen abinin de bir hikâyesi vardı, bakalım ne zaman anlatacak.
Biz bu esnada Paşa dayının Hayati Yılmaz' ın hikayesini bekleyelim.
/Çetin KOŞAR


Akbulut Köyü'nde Ecünnü Hikayeleri - 7

 

BİRİ BANA YOLDA GEL GEL YAPTI

 

Kenan ŞEN yazıyor...

Hadi Yaşadığım bir hikayeyi anlatayım gülün biraz...

Bizim çocukluk ve delikanlılık dönemlerimizde, imecelerde ve ev oturmalarında anlatılan bu hikâyeleri ben çok dinledim;  Şurda şunu gördüm, yok falan yerde şöyle gördüm diye başlayıp devam eden ve bir türlü sonu gelmeyen ecinni masalları... Sanki hep bizi korkutmak için anlatılırdı.

Peki biz ne yapardık? Tabiki çocuk aklımızla korkar ama belli etmezdik. Maalesef o korku içimde hâlâ var. Mesela, akşam saatlerinde mezarlıktan geçerken korkarım.

Bir gün daireden geç çıktım. Köye gidiyorum. Gelemet Sapağında akşam ezanları okundu. Gecekli sapağı ve Sarımsak sapağını geçip dik rampayı da çıktıktan sonra etraf iyice kararmıştı. Eminin kahvesinin alt tarafından yukarı doğru çıkarken bir baktım ki Rahmi Ustanın tarlasındaki çalılıkta beyaz bir şey bana el sallıyor. İçim ürperdi. Hava iyice kararmış. Şimdiki gibi sokak lambaları ne gezer. Neyse, ben hem ilerliyorum hem dualar okuyorum. Bildiğim bütün duaları okudum. Hiç bir değişiklik yok. Çalının dibindeki arkadaş hâlâ bana el sallayıp gelgel yapıyor.

Geri dönsem, zaten köye gelmişim. Bir gelen geçen olur diye beklesem, gecenin bu vaktinde köylü çoktan yatıp uyumuştur bile, kim nereye gitsin, nereden gelsin. Hem şimdiki gibi araç ne gezer. Başka çarem de yoktu. Her şeyi göze alarak büyük korkular içinde, o el sallanan yere bakmadan, önüme baka baka  yolun karşı kıyısından hızla hızlı geçip, köye gittim.

O korkuyla nefes nefese, eve vardım. Durumumu fark eden evdekiler, telaşla “ne oldu? dediler. Ben, “bir şey gördüm!” dedim. Onlar da ne görmüş olabileceğimi tahmin ettiklerinden başka soru da sormadılar. Vakit geç olduğu için bir şeyler atıştırıp, yattım.

Sabah oldu. İşbaşı için Alaçam’a giderken akşam yaşadığım olayın geçtiği o yere özellikle bir baktım ki ne göreyim. Çalıda, dikenlere asılı kalmış bir naylon parçası, yel estikçe sallanıyor, o sallandıkça ben onu bir insan eli zannetmiş ve korku içinde Yukarı Köyün rampasını üç buçuk atarak çıkmışım.

Aslında yok öyle şeyler. İnsanları boş yere  korkutmamak lazım vesselam.


/Kenan ŞEN

06 Aralık 2020


Akbulut Köyü'nde Ecünnü Hikayeleri - 6

 

Dingo'nun Ahırı, Taksim-İSTANBUL

AHIRDAKİ KÖPEKLER

Tekin Çelenk Yazıyor…

Bu o kadar derin bir konu ki hangisini anlatayım. Biz bunlarla o kadar çok karşılaştık ki hepsini yazmaya kalksak cildler dolusu kitap olur. Bir kere bunlar hikâye değil bizzat gördüklerimiz, yaşadıklarımızdır. Hatta kişilerin çoğu hayattadır.

Rahmetli babam (Pala Dursun) Alaçam’da içiyor. Malum “zil gibi…” O haliyle atına binip köye gelmek için yola çıkıyor. Gökçeboğaz Mezarlığının oraya kadar geliyor. Orada attan düşüyor ve  bir daha binemiyor. Ne yapsın, mezarlığa giriyor, orada mezarların arasında sızıp kalıyor. Belli bir zaman uyuyor. Uyandığında yanında iki tane köpek gölbezi olduğunu görüyor. Onları tutup atın heybesine koyuyor, eve geliyor. Gölbezleri (köpek yavrusu, ciben) evin altındaki ahıra bırakıyor.

Sabahleyin anam ineği sağacak ahıra giriyor, bakıyor ki ahırda iki tane köpek, boyları ahırın tavanına değiyor. Tabi korkudan “Eüzü Besmele” çekiyor ve tekrar bakıyor, içerde köpek filan yok. Bunu bizim hanede herkes bilir.

***

Ayrıca, bizim Mart ayında cagala toplarken sürekli karşımıza çıkan, bir karış yakınımızda, yaklaşıp yakalayamadığımız at vardı.

***

Bizim köyde Mahmut dayınının tarlasında bir keten cevizi vardı. Burada yine cagala toplarken bir kadın görünürdü bize. “Benim adım Ayşe” deyip “yanıma gelin” anlamında el ederdi. Tabi biz korkudan kaçıp, epey zaman oradan geçmezdik.

Buna benzer yirmi civarı belgeli tanıklı olay var. Görenlerin çoğu hayatta. Ayrıca 1980 sonrası günümüze kadar tuttuğum günlüklerimde bunların çoğu yazılı, İstanbul’da. Ben şu an Ayvalık’tayım. Senin anlayacağın hikâye çok.

 

/Tekin ÇELENK

06 Aralık 2020

 

 

YORUMLAR

Eyvallah kardeşim. Paylaşımın için teşekkür ederim, çok sağolun.

Tabi, burada kullandığımız "hikâye" terimi "masal - martaval" manasına değil, "yaşanmışlıkların" birinci ya da ikinci hatta üçüncü elden "söze, yazıya dökülüp anlatılmasıdır."

Nasıl ki genlerimizi doğal olarak gelecek nesillerimize aktarıyorsak, birer FOLKLOR değeri olan bu konudaki yaşadıklarımızı, duyduklarımızı da başkalarına aktarmalıyız.

/Çetin KOŞAR

Akbulut Köyü'nde Ecünnü Hikayeleri - 3

GÜLYABANİ
Hüseyin Rahmi Gürpınar

KÖY YOLUNDA BİR GÜLYABANİ

Tekin KOŞAR Yazıyor…

Yıllar önceydi, sene 1987, askerden gelmişiz, delikanlılığın kitabını yazıyoruz o zamanlar. Köyde bir gün, Sadıkoğlu Sedat ile birlikte Gülfenin Mehmet dayının oraya akşam oturmasına gittik. Çay, sohbet derken vakit gecenin bir yarısı, saat 24 olmuş.

Şimdi açıkça söylemek gerekirse, Sedat da ben de gece gezmeye korkuyoruz. Sedat, “geç oldu, hadi biz kalkalım artık.” dedi ve  evden çıkmaya başladı. O sırada Mehmet dayıyla kardeşi Şaban abi, beni gaza getirdiler ve Sedat duymayacak şekilde bana “gitmiyorum de bakalım ne yapacak” dediler. Bende hemen söyledim, “Sedat ben gitmiyorum, nasıl olsa benim amca oğlunun evi, yatıya kalacağım, geç oldu, sabah giderim.” dedim. O da hemen, “benim de teyzemin evi, ben de gitmiyorum.” demesin mi!...

Evlerimize gitmek üzere ayaklanan bizler tekrar içeri girip, oturduk. Başladık yine laf muhabbete, saat gece 1 oldu. Bu sefer de ben dedim, “hadi Sedat gidelim.” diye. Sedat, “Sen git ben burda yatacağım, gitmiyorum.” demesi üzerine, “ben gidiyorum, ister gel ister gelme” deyip vedalaşarak tek başıma çıktım yola.

Şaban abi beni uğurlarken ben salacın yolundan elime uzunca bi sopa aldım. çünkü ortalık çok karanlık, göz gözü görmüyor. Rahmetli Ali Ustanın Hasanın bi köpeği var, yatıyor yola bekliyor, üstüne bas ondan sonra saldırıyor. Ben tabi karanlıkta yolu sopayla taraya taraya ilerliyorum. Sopa köpeğe çarpınca, köpek can havliyle bir zıpladı, hem o hem ben ikimiz de birbirimizden  korktuk, o bir yana ben bir yana kaçıştık.

Benim asıl korktuğum yer Abbas abinin evine giden yol ayrımıydı. Burası hakkında, “işte köpek gördük, çarşaflı bir şey gördük.” diye üç harflilerin olduğuna dair hikayeler duymuştum. Tam o noktadan geçiyorum, arkamda bir şey sallanıyor ama Gulyabani gibi, ben başladım okumaya. Bir yandan da hem yola devam ediyorum, hem de  yan gözle takip ediyorum, peşim sıra geliyor mu?” diye. Velhasıl baktım geliyor, yapacak bişey yok, devam ettim Karanlıkdere sapağına kadar.

Neyse gitsem geliyor, dursam geliyor. Çaresiz kaçmaktan vazgeçip durdum. Sopayı ona doğru uzattım, şimdi bunun üstü başı çarşafla kapalı ya, sopayı görmüyor. Geldi tam yanıma yaklaştı, ona doğru uzattığım sopa karnına deyince ne çarşaf kaldı ne Gulyabani. Bana numara yapan bizim Sedat üstündeki çarşafı atıp korkuyla bağırarak oracıkta hemen kendini açık etti. Ben de korkmuştum ama erkekliğe dokundurmadan Sedat’a, “senin olduğunu biliyordum” dedim.

 

/Tekin KOŞAR

06 Aralık 2020

24 Kasım 2020 Salı

Foto Canik 1975


 Üstümdeki gömleği Ayşe Ustaoğlu Şen halam dikmişti.

 

Kumaşı annemden, patronu, kesimi, biçimi, dikimi halama aittir. Hem de ücretsiz olarak; Fîsebilillah.

Bu gömlek fiyakalıdır. İsmi değil kendisi fiyakalıdır. Sırt kısmında boyundan eteğe kadar uzanan "fırfır"ı vardı.

 

Köyde çobanlık yapardım. Bir akşam teravih namazı için camiye gittiğimizde Atıf Koşar verdi müjdeyi "Alaçam'a yeni bir okul açılıyor. Kendi okulumu bırakıp ben de o okula gideceğim" demişti. Ertesi günü ailemden habersiz, gizlice gidip kayıt yaptırmıştık okula...

 

Ben bu gömlekle okumaya başladım. Ocak ve Şubat ayı hariç her gün yürüyerek gidip geldim Alaçam İmam Hatip Lisesi'ne. İlk yarıyıl iftiharname yıl sonunda da okul birinciliğim oldu ve bu gömlek hâla üzerimdeydi.

 

Allah(cc), onlardan razı olsun. Cenab-ı Allah, hiç bir emeği zayi etmez.

NOT: Ayağımdaki panyolon da o günlerde inşaatlarda amelelik yapan abim Metin Koşar'ın hediyesidir.

23 Kasım 2020 Pazartesi

Akbulut İlkokulu 1967

 


İlkokulumuz, bir muhtarlıkta açılan ikinci okuldu. Bu nedenle tek sınıflı düşünülmüştü. İlkokulumuz tek sınıflı ana bina, tek ailelik öğretmen lojmanı ve bir de odunluk kısmı bulunan tuvalet binasından ibaretti.
Köyümüze, daha doğrusu Kışlakonak Köyü'nün bir mahallesi olan Sordanköyü'ne ilkokul ilk defa açılıyordu. Bugün, "Bütün Şehir" yasasıyla Alaçam ilçesinin bir mahallesi sayılan Akbulut Köyü o gün Sordanköy, Karanlıkdere, Çetirlik ve Sarımsak mahallelerinden oluşuyordu. Ve Gelemet Köyü de dahil bütün bu köyün çocukları o gün tek köy olduğumuz için Gelemet ilkokuluna gidiyorlardı. Bu nedenle birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar her sınıfta okuyan öğrencimiz vardı.
 
Akbulut İlkokulu açıldığında Gelemet hariç bütün bu köylerin çocukları bu tek sınıflı okula hücum etmiş, ilk günü hatırlıyorum da tüm öğrenciler tek sınıfa doluşmuş, bırakınız oturmayı ayakta durmaya bile yer yoktu o toplantıda.
 
Burada, hafızamdan silinmeyen bir olayı da hatırlatayım; Gıyas KESKİN olayı. Önceden Gecekli Köyünde oturan merhum Cemal Keskin Sarımsak mahallesine ev yaptırınca Sarımsak köylü, haliyle bizim köylü olmuş, Gecekli ilkokuluna bizim Gıyas Keskin kardeşimiz de yeni okulumuzun öğrencisi olmuştu. O yoğunlukta, öğrenciler olarak bizler Gıyas'ı başta kabul etmemiş, "ya kardeşim bizim okulumuz dolu, sen bari kalabalıklık yapma git eski okulunda oku" derdik.
(...)
Beş sınıflık öğrenci grubuna tek sınıf ve üç öğretmenle hizmet vermeye başlayan Akbulut İlkokulunun bu yükü hiç şüphesiz ilkokul öğretmeni ve okulumuzun kurucu müdürü genç bir öğretmenin, Mustafa AÇIKGÖZ'ün omuzlarındaydı. Allahım sağlık sıhhat ve uzun ömürler versin, ilk fırsatta dizinin dibine oturup bizler için çektiği bunca zahmetleri, yaşadığı çileleri bir bir dinlemek isterim.
(...)
/Çetin KOŞAR
Akbulut Köyü Eğitim Tarihine Giriş




20 Kasım 2020 Cuma

Mustafa AÇIKGÖZ

 

Fotoğraf: Kibar YEŞİL Arşivi


Her  toplumun  bir  “ileri  gelenleri”  vardır.  Bunların  sayısı  toplumun  büyüklüğüne  göre  bazen  bir  elin parmakları  sayısı  kadar  “az”  bazen  de  ordular  kadar  “çok”tur.  Sosyolojik  açıdan  en  küçük  bir toplumsal  birim  olan  köyümüz  de  ne  yazık  ki  bu "az”lar  kategorisindedir.  Ama  ne  şanslıyız  ki  bu azlık  karşısında “bilgi,  beceri  ve  kültür”  hususunda  bir  orduya  bedel  bir  güce,  birikime  ve  etkiye sahip  bir  “Mustafa  Öğretmenimiz”  vardı  ve  hep  var  olmaya  devam  edecektir.
Bir  şeyden  umut  kesilmişken  hani  derler  ya!  “Senden  ne  köy  olur  ne  de  kasaba.”  İşte  böylesi  bir umutsuzluğa  kapılmayıp “sallabaşını  al  maaşını”  demeyip,  ailesiyle  ve  ekip  arkadaşlarıyla  yıllarını  ve hayatını  köyümüze  adamış,  bir  başka  ifadeyle  “bize  sahip  çıkmış”  tabiri  caizse  “bizi  adam  etmiş” bir  büyük  şahsiyetten  bahsetmek  istiyoruz. 
Adı  Mustafa  Açıkgöz. Yıl  1967.  O  zaman  Kışlakonak  Köyünün  bir  mahallesi  olan  Sordanköyün  adını  devlet  baba  Akbulut Köyü  olarak  değiştirmiş  ve  yapmış  olduğu  tek  derslikli  İlkokulun  adını  da  Akbulut  İlkokulu  koymuştu. Daha  önce  Gelemet  Köyüne  gidenlerimizle  birlikte  okula  gittiğimizde  bizi  gülen  yüzü  ve  sevecen tavırlarıyla  okulun  kapısında  karşılayan  biri  vardı;  Mustafa AÇIKGÖZ.
Yıllar  yılları  kovaladı.  Sırası  gelen  bütün  Akbulutlular,  Türkiye  Cumhuriyeti’nin  yetiştirdiği  ender öğretmenlerinden  birisi  olan  Mustafa  öğretmenden  gerekli  eğitimi  alarak, ülkenin dört bir yanına dağıldı; hayata  atıldı... Mustafa öğretmenden  önce  köyümüz  bir  köy  bile  değilken  şimdi  bir  kasaba  olmasa  bile  nüfusunun  yarıdan fazlası  “kasabalı”  hüviyetini  kazanmış  durumda.  Köyümüzün  yetiştirdiği  bu  gurubun  yakın  zamanda bir  vefa  borcu  olarak  köyüne  yapacağı  maddi  ve  manevi  “geri  dönüşüm”  ile ve Allah’ın  izniyle köyümüz  “kasaba  olmaya  aday  köy”  olma  yolundadır.
Köyümüz ilkokulunun KURUCU ve YÖNETİCİSİ, MÜDÜRÜ, "BAŞ ÖĞRETMENİ", nice öğretmenlerin temel eğitimini vermiş "ÖĞRETMENLER ÖĞRETMENİ", Muhtarıyla, İmamıyla bir olup okulla birlikte bir köyü ve köylüyü aydınlatan, yönlendiren Saygıdeğer, Kıymetli, Değerli ve Sevgili öğretmenimiz Mustafa AÇIKGÖZ ve O'nun şahsında, köyümüze emek veren diğer öğretmenlerimizin gününü kutlar, ellerinden öper, Allah(cc)'tan sağlıklı, huzurlu, mutlu günler ve yarınlar dileriz.
/Çetin KOŞAR
20 Kasım 2020
 
Öğretmenlerimiz
https://www.facebook.com/media/set/?set=oa.781810889064751&type=3