15 Kasım 2015 Pazar
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Akbulut Köyü Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı:1
27 Nisan 2015 Pazartesi
Anadolu Tarımının 150 Yıllık Öyküsü
Merhaba. Anadolu Tarımının 150 Yıllık
Öyküsü başlıklı kitabınızda, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden günümüze
Anadolu’nun tarımsal dönüşümünü ele alıyorsunuz. Tarım, akademik alanda rağbet
gören bir konu başlığı değil. Neden bu başlıkta çalışmayı seçtiniz?
Merhaba. Gerçekten de, ortada finans
sektörünün muhtelif yönlerine dair bu denli popüler çalışma alanları varken,
tarım ekonomisi üzerine çalıştığınızda meslektaşlarınız tarafından aklınızdan
zorunuz olduğu düşünülüyor. Açıkça ifade edelim, kendi burjuva çerçevelerinden
haklılar. Finans uzmanı iktisatçı akademisyenler bankalara, şirketlere raporlar
hazırlıyor, danışmanlık yapıyor ve ciddi miktarda para kazanıyorlar. Tarım
çalıştığınızda böyle bir olanağınız yok.
Bu aslında emperyalist ekonomi
politiğin doğal bir sonucu. Emperyalizmin özü ihraç edilebilir, yani finansal
formda bulunan mali sermaye olduğu için, bu formdaki sermaye yapıları
emperyalist hiyerarşi içerisinde ticarete ve üretime yönelik yapıları hem
kontrol eder durumda hem de onların üzerinde bulunduğu için ana akım iktisat
daha çok bu alanla ilgileniyor ve bu alanda yapılan akademik çalışmalar da hem
daha “pazarlanabilir” hem de daha “yayınlanabilir” oluyor. Tarım ise üretken
sektörler içerisinde dahi hem daha düşük kâr oranlarına sahip, hem de mevsimsel
riskler barındırıyor. Dolayısıyla bu alan, toplumsal açıdan ne denli önemli
olursa olsun, sermayenin doğrudan yatırım yapmak istediği bir alan olmuyor.
Ben tarım üzerine çalışmayı birkaç
sebepten dolayı seçtim. Birincisi; sektörün toplumun büyük çoğunluğu açısından
önemi. Tüm insanlık tarım sektöründen sağlanan ürünler ile ya da o ürünlerin
işlenmiş haliyle besleniyor. İkincisi; bu sektör kırsal nüfusun büyük bir
bölümünü oluşturan köylülüğün başlıca geçim kaynağını oluşturuyor. Sektör
daraldıkça ve kapitalistleştikçe, köylülük de giderek topraktan kopuyor ve göç,
kitlesel işsizlik gibi pek çok toplumsal sorun bu kopuştan ürüyor. Son olarak;
kırsal alandaki sınıfsal ilişkilerin kıra özgün yapısı ve köylülüğün emeğiyle
geçinen bir sınıf olarak devrimci potansiyeli, soldaki en temel tartışma
başlıklarından biri olageldi. Bu konunun yeniden gündeme gelmesi, köylülüğün
çözülmekte olduğu günümüz Türkiyesi’nde özel bir önem taşıyor.
Yani kitabın amacı bu mu? Tarım
sektörünün önemini, köylülüğün güncel sorunlarını ve devrimci potansiyelini
tekrar tartışmaya açmak?
Tam olarak değil. Benim Anadolu
Tarımının 150 Yıllık Öyküsü’nü yazarken iki temel amacım vardı. Bunlardan
birincisi Marksist-Leninist teori ve ideolojinin tarıma yönelik tezlerinin
Türkiye özelinde bir kez daha ve güncel olarak yeniden üretilmesi, ikincisi
ise, tarım kesiminin sorunlarını ve bunlara yönelik ekonomik ve siyasi
tartışmaları ülkenin olmasa da sol siyasetin gündemine bir kez daha sokmaktı.
Kitabın şu ana kadar aldığı tepkilere
daha sonra geleceğiz. Öncelikle bize çalışmanızın bulgu ve sonuçlarını
özetleyebilir misiniz?
Herhangi bir olguyu, bu çalışma
özelinde Anadolu tarımını, uzun bir tarihsel dönem boyunca incelemek, söz
konusu olgunun bu dönem boyunca değişmeyen bir özelliği olduğu varsayımına
dayanmalıdır. Aksi takdirde neden birden fazla bağımsız dönemsel çalışma yerine
tek bir dönemsel çalışma yapıldığı açıklanamaz hale gelir.
Ben, kitapta ele aldığım 150 yıllık
dönemin (1858-2008), Anadolu tarımının kapitalistleşmesi açısından güçlü bir
süreklilik barındırdığını düşünüyorum. Dahası, Türkiye’nin burjuva sınıfının
kökenlerinin, büyük ölçüde bu süreçte zenginleşen ağa/eşraf sıfatlı toprak
sahiplerine dayandığını, bu sınıfın üzerinde yükseldiği ilkel birikimin de 19.
Yüzyıl itibariyle biriktirilmeye başladığını düşünüyorum. Dolayısıyla 150
yıllık öykü, bir kapitalistleşme öyküsü.
Bu yüzden çalışmayı toprakta özel
mülkiyetin Osmanlı’da artık yasal hale geldiği 1858 Tarihli Arazi Kanunnamesi
ile çalışmayı başlattım. Bahsettiğim ilkel birikim, bu tarihten itibaren,
kavuştuğu yasal dayanakların da desteğiyle iyice ete kemiğe bürünmeye; büyük
toprak sahipleri de, giderek kendi müstakil sınıf çıkarlarını savunan bir
sınıfsal yapıya dönüşmeye başladı. Bu kesim, Kemalist burjuva devriminin maddi
arka planını oluşturdu ve cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ülke yönetiminde
ciddi bir söz sahibi oldu. Bu dönemeçten itibaren Anadolu’da kapitalist üretim
biçimi geliştikçe, büyük toprak sahibi de burjuvalaşmaya ve üzerinden
zenginleştiği üretim aracı olan toprağa yabancılaşmaya başladı.
Bu burjuvalaşma süreci, 1960’da toprak
ağalarının partisi olan Demokrat Parti’nin iktidardan indirilmesiyle özel bir
dönemeç aldı ve 20. Yüzyılın son çeyreğinde tamamlanmış diyebileceğimiz bir
noktaya ulaştı. 12 Eylül darbesinin ardından uygulamaya konulan neoliberal
ekonomi politik, önce ticareti, ardından bankacılığı teşvik ederken büyük
sermaye tarımdan çekildi. Bugün sektörde yaşanmakta olan yıkımın öncüsü olan
1998 IMF programı ve onun ardılları (Kemal Derviş’in Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı ve AKP’nin varlığı dahi şüpheli olan tarım politikası), bu yapı
üzerinde yükseldiler.
Öte yandan Anadolu tarımının kapitalistleşmesi
kesinlikle “bitmiş” bir süreç değil.
Tam burada araya girip bir soru sormak
istiyorum. Sürecin bitmediğini söylüyorsunuz. Diğer yandan çalışmanız bir
iktisat tarihi çalışmasını andırıyor. Burada bir tezat yok mu?
Hayır, zira dediğim gibi, süreklilik
ve kopuşlarla birlikte yürüyen, ancak henüz bitmemiş, kapitalist üretim biçimi
Anadolu’da hâkim olduğu müddetçe de bitmeyecek bir süreç söz konusu. Ben tarihe
idealist değil, materyalist bakıyorum. Bence en büyük kopuşların içinde dahi
bir süreklilik; bu süreklilik ile yaşanan kopuşlar arasında da diyalektik
ilişki vardır.
Dolayısıyla tarihsel süreçler asla
devamı olmayan bir takım sonal zirvelere, ideallere ulaşmaz, ancak bazı önemli
eşikler atlar, dönemeçlerden geçerler. Bu dönemeçler kitabın ele aldığı
tarihsel dönemin alt dönemlerinin milat noktalarını oluşturuyorlar. Böylelikle
ortaya hem önemli kırılma noktalarını vurgulayan, hem de bu noktaların
arasındaki alt dönemlerin iç sürekliliklerindeki başat belirleyenleri öne
çıkartarak inceleyen bir bütün çıkıyor.
Bu aynı zamanda, daha önce başka bir
söyleşide ve kimi şifahi eleştirilerde dile getirilen “150 yıl 200 sayfaya
nasıl sığıyor?” sorusuna da yanıt teşkil ediyor. Tarihe baktığınızda, eğer net
bir çerçeveyle ve bir amaç dâhilinde bakmıyor, “tarım tarihi” gibi genel bir
konuda olgular bütününe bakmaya çalışıyorsanız, bulacağınız olgu sayısı sonsuza
yakındır. İstediğiniz kadar kendinizi dönemsel veya coğrafi olarak sınırlayın,
tarihçi Edward Halett Carr’ın “olgular denizi” diye ifade ettiği bu sorundan
kurtulamazsınız veya elinizde bilimsel açıdan güncel geçerliği ve ülkeye
faydası çok kuşkulu bir çerçeve kalır. Dolayısıyla bana göre bir ekonomi
politik çalışması kendisini, herhangi bir tarihsel veya coğrafi sınırlamadan
önce, olgulara dair “tayin edicilik” testiyle sınırlamalıdır; zira herhangi bir
dönem ve coğrafyada, ele alınan meseleyi etkileyen sayısız faktör, olay ve
süreç olabilir. Ne var ki, bunların içinde başat ve belirleyici olanların
sayısı sınırsız değil, aksine çoğunlukla gayet sınırlıdır.
Dolayısıyla, söz konusu mesele Anadolu
tarımının kapitalistleşmesi ise, dönemlendirme bu meseleyi etkileyen ana
kırılmalar, dönemler ise yine bu olguyu etkileyen başat faktörler doğrultusunda
ele alınmalıdır. Bu şekilde çalışıldığında, kanımca 200 sayfa yeterli oldu.
Aksi takdirde, bir önem hiyerarşisi gözetmeden bulabildiğim tüm olguları bir
bağlama sığdırmaya çalışsaydım, ortada bağlam falan kalmaz, 200 değil 20 bin
sayfa dahi yetmezdi. Olgular arasında hiyerarşi değil eşitlik olduğu ve her
şeyin “karşılıklı bağımlı” olduğuna dair postmodern tezin, bilimi belirleyici
tahlil ve müdahaleler yapmaktan alıkoyan, gerici bir tez olduğunu; bu
gericilikle şiddetle mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
O halde kitabınızın güncele dair
sonuçları da bulunuyor. Biraz da bunlardan bahseder misiniz?
Böyle sonuçları olmasaydı, en azından
bence hayli faydasız bir çalışma olurdu.
Şöyle özetlemek mümkün: Anadolu tarımı
uzun süredir “kapitalist” bir nitelikte yapılıyor; ancak bu üretim biçiminin
tarım sektöründeki doğal sonuçları olan köylülüğün topraktan kopması, toprak
mülkiyetinin merkezileşmesi ve yalnızca tarımsal ürünlerin değil, başat
tarımsal üretim aracı olan toprağın da metalaşması gibi dönüşümler bilhassa
1998’den bu yana hız kazandı. Tarımsal destek sistemi tasfiye edildi, tarım
sektörüne yönelik kamu kuruluşları özelleştirildi ya da kapitalist şirketler
gibi davranan, “kârlı” işletmelere dönüştürüldü. Kooperatiflerden devlet
desteği çekildi, Ziraat Bankası kredi verirken iyice seçici, büyük mülk sahiplerine
yönelik bir politika uygulamaya başladı vs.
Bunun ilk ve çarpıcı sonucu tarım
sektörünün yarattığı istihdamın çözülmesi oldu. 1998 yılında yaklaşık 9 milyon
civarında olan tarım sektörü istihdamı, 4,5 milyona dek geriledi. Ayrıca
uygulanan politikalar, küçük üreticiyi üretemez hale getirdi ve önemli miktarda
küçük mülk kullanılmamaya; köyler yaşlı insanların emekli maaşları ve kentteki
çocuklarının yardımlarıyla yaşadıkları yerlere dönüşmeye başladı.
Bu süreç, AKP’nin tarım politikaları
tarafından daha da derinleştirildi. Bu politikalar, başka pek çok alanda olduğu
gibi bu alanda da devleti vatandaşa hizmet eden değil, kuluna sadaka veren bir
konuma getirdi. Bugün köylerde kalan insanlar, yüksek kalite fındık, ihracata
yönelik yaş sebze ve meyve gibi kimi ayrıcalıklı ürünleri üretecek olanaklara
sahip değillerse, eskisine göre çok daha düşük, ama üretimi teşvik etmeyen
destekler alıyor ve bu destekler sayesinde kitlesel olarak topraktan kopmuyor.
Ne var ki bu sürecin de geçici olması beklenmeli. Kullanılmayan topraklar
nihayetinde değerlendirilmeyen bir üretim aracıdır ve uzun süre boyunca
değerlendirilmeyen bir üretim aracı kendisi değersizleşerek el değiştirir. Ben
bu çerçevede en geç bir kuşak sonra, Türkiye’nin köy nüfusunun bugünkünden daha
da ciddi biçimde azalmış olacağını düşünüyorum.
Diğer yandan, son on yılda tarımsal
ürünlerin, bilhassa da tahılların petrol fiyatlarına paralel olarak
gösterdikleri istikrarsızlık, bu alanda ciddi spekülasyon fırsatları doğurdu.
Bu çerçevede emperyalist sermaye gruplarının azgelişmiş ülkelerde büyük
miktarda tarım arazisi satın alıyor ya da uzun süreliğine kiralayarak tasarruf
hakkını ele geçiriyor olduğunu görüyoruz. AKP’nin politikaları bu sermaye
gruplarına hizmet ediyor. Şu anda Türkiye’de Polatlı, Konya ve Harran ovaları
gibi önemli tarım havzalarında ne kadar toprağın yabancıların kontrolüne
geçtiğini bilmiyoruz; zira topraklar genelde doğrudan satılmıyor, 49 yıllığına
kiralanıyor ve bir özel mülk sahibinin mülkünü bir başkasına kiralaması
“ticari” bir bilgi, kamuoyunun da bu bilgiye serbestçe ulaşma hakkı yok.
Bu iki dinamiğin bileşkesi, tarımın
giderek daha fazla işçi emeğiyle ve giderek daha fazla yabancı şirketler eliyle
yapılması manasına gelecektir. Ben bu tablodan Türkiye sosyalist hareketi için
tarım sorununa müdahale etme açısından önemli fırsatlar, dolayısıyla
yurtseverlere ve sosyalistlere önemli görevler çıkacağını düşünüyorum.
Yani mevcut durum sosyalistleri
çağırıyor…
Kesinlikle, ve 1970’lerden bu yana hiç
olmadığı kadar. Ne var ki artık Türkiye sosyalist hareketinin tarıma bakışının
bilimsel ve gerçekçi hale getirilmesi gerekiyor. Tarım sektörünün büyük sermaye
tarafından ele geçirilmesi ve köylülüğün topraksızlaşarak işçileşmesi
kapitalist üretim biçiminin gelişmesinin doğal bir sonucudur. Sosyalist
devrimcilik, kapitalist üretim biçiminin gelişme eğilimlerini tersine
döndürmeye değil, o eğilimlere içkin çelişkilerin emekçi sınıflarda yarattığı
gerilimini, devrimci bir kopuşa doğru örgütleme ve yönlendirme faaliyetidir.
Bugün köylünün işçileşmesi de, yabancılara toprak satışı da, tarım işçilerinin insanlık
dışı çalışma koşulları da bu çerçevede ele alınmalıdır; zira tüm bu başlıklar,
bütünlüklü bir devrimci programın parçası haline getirildiğinde anlam kazanır.
Bu sebeple kitabın son kısmında “nasıl bir tarım programı?” sorusunu ele almaya
çalıştım.
Kitabınız yayınlanalı 5 aydan fazla
bir süre oldu. Bu süre zarfında ne gibi tepkiler/eleştiriler aldınız?
Kitaba dair şu ana dek yapılan sözlü
ve yazılı tepkiler genelde olumlu. Bunlar dışında yazılı olarak şu ana dek
Hasan Cengiz Yazar bir eleştiri kaleme aldı; ayrıca katıldığım panellerde
yöneltilen eleştiriler oldu. Genelde eleştiriler, bekleneceği üzere köylülüğe
yönelik çalışmaların devrimci potansiyeliyle ilgiliydi. Köylülüğe yönelik
çalışmaların ancak sosyalist devrimci merkezi bir faaliyetin bir parçası olarak
anlam taşıyacağını söylediğinizde, yanlış bir özne tayin ediyor ve köylülüğü
küçümsüyor olduğunuza dair, çeşitli sertlikteki eleştirilere yanıt vermek
durumunda kalıyorsunuz.
Ben bunun, köylülüğe dair çalışmaların
çoğunlukla salt köylülüğün ekonomik çıkarlarına yönelik ve çoğunlukla bizzat bu
toplumsal yapıya mensup kişiler tarafından yapılıyor olmasından kaynaklandığını
düşünüyorum. Eğer devrimci mücadele içerisinde köylülüğe yönelik çalışmaların
“kaypak bir zeminde” yürütülmek zorunda olduğuna yönelik tespitinize “bana
kaypak dedi” şeklinde yanıt verilebiliyorsa, burada akıl değil duygular
konuşuyor demektir ve bu olsa olsa, yanıtı veren kişinin kendisini, üzerinde
çalıştığı zeminle özdeşleştirmiş olmasından kaynaklanır.
Ne var ki, mülkiyete dayalı toplumsal
ilişkiler, beğenilse de beğenilmese de kendilerini dayatırlar. Herhangi bir
iktisadi alanda (bizim örneğimizde tarım ve kırsal kesimde) mücadele
yürütecekseniz, sosyalist devrimci bir çerçevenin önceliği bu alandaki mülksüz
işçilerdir. Küçük mülk sahibi muhtelif yapılar bundan sonra gelir, zira
sınıfsal kimliği mülkiyet sahipliği oluşturur. Zeminin kaypaklık sebebi
mülkiyettir, çünkü sosyalizm hedefi açısından özel mülkiyet bir zehirdir. Bir
panelde dehşetle gördüm ki, benim bu vurgumu eleştirmek ve asli öznenin küçük
mülk sahibi köylülük olduğunu ispatlayabilmek için Türkiye’de mevsimlik
işçiliğin önemsiz bir küçük kesim olduğu dahi iddia edilebiliyor.
Türkiye’de Leninizm-Maoizm ayrımı
gölgesinde ve Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmasının önemli bir
bileşeni olarak yürüyen tarım sorunu tartışması bence bitmiş bir tartışma
değildi. Tepkilerin bilhassa bu başlıktan gelmesi de tartışmanın bitmemiş
olduğunu gösteriyor. Ne var ki, tarafların teorik pozisyonları bugün değişmiş durumda.
Görünen o ki Türkiye’nin sosyalist devrimcileri, Sovyetler Birliği’nin
dağılmasını zor da olsa göğüsledi ve bu acı yıkımın altından kalktı. Ancak aynı
metaneti Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaşadığı burjuvalaşma süreci karşısında milli
demokratik devrimcilerin gösterebildiğini söylemek zor, zira ciddi bir
teorik-ideolojik deformasyon göze çarpıyor. Başka türlü kitaba getirilen tek
yazılı eleştiride, “günümüzde solda, sosyal hareketler siyasi partiler[den]
bağımsız olmalı” gibi bir küçük burjuva tezin alıntılanmasını açıklayamayız.
Devrimci siyaset devrimci parti ile yapılır ve tarih partisiz “hareket”lerin er
ya da geç bir çeşit küçük burjuva sapmaya yöneldiklerini göstermiştir.
Susuz Kışlar, Köylülük Ve Kentlilik Üzerine...
Susuz Yaz’ın yerini Susuz Kış almış.
Ve aylardır yağmayan yağmura göllerimizin kötü kullanımı (en son bakınız:
Sapanca gölü), su kaynaklarımızın hovardaca harcanması, Batı’da dokunulmaz
sayılan ‘milli park’larımızın hem azlığı, hem de var olanların bile
yapılaşmadan uzak kalamaması, en güzel yaylaların gecekondulaşmaya açılması ve
gitgide çoğalan HES’ler gibi alaturka nedenler eklenince, görünen manzara hiç
de iç açıcı değil. Susuz Yaz’lar Susuz Yıllar’a dönüşmeye ve Türkiye’nin kaderi
olmaya doğru gidiyor.
Çevre sorunlarının, önümüzdeki yerel
seçimlerde başat bir rol oynaması beklenir. Çünkü Türk halkı her ne kadar
geleneksel olarak bu sorunlara ilgisiz gözükse de, bu artık değişiyor. Gezi
olaylarını yaratanlar yalnızca bir avuç aydın veya elit kesim insanı değildi.
Öğrencilerden emekçilere, ev kadınlarından emekli memurlara, sanatçılardan
serbest meslek sahiplerine çok farklı kesimler orada buluştular. Olayın tüm
ülkeye yayılması da, yine öyle geniş ve toplumsal çeşitlilik içeren kitleler
sayesinde mümkün oldu. Ve bugün artık her yerde ayağa kalkmış bir Türkiye
manzarası doğdu.
Bu genel tablo içinde, adına ‘köylü’
denerek küçümsenen (Atatürk’ün ‘milletin efendisi’ tanımına rağmen küçümsenen)
kesimin de büyük katkısı oldu. Bergama köylülerinin doğayı haincesine tahrip
eden altın arayıcılarına karşı direnip protesto eylemlerine geçmesi kaçıncı
yıldönümünü kutluyor?
Ve ardından sayısız örnek geldi. Köylü
vatandaşımız, biz kentlilerin hiç ummadığı biçimde ve ölçüde çevresine ve
memleketine sahip çıktı. Gün geçmedi ki bir yerlerde çevrenin sakinleri,
gerçekten de sakin insanlar olarak bilinen köylülerimiz, içinde yaşadıkları
cennet vatanı göz göre göre yok edecek
girişimlere karşı çıkmasınlar... O HES’lere, o santrallara, o barajlara, o
betonlaşmaya ve yeşil düşmanlığına karşı el ele kol kola direnmesinler... Onlar
köylüyü ve köylülüğü yücelttiler, kimi zaman biz kentlilere yol gösterdiler. Ve
bu kelimeye büyük Ata’yı çağrıştıran anlamlar yüklediler. Helal olsun!..
Ve hep sözüm ona yasalardan, yasak
koyucu ve uygulayıcılardan gelen sert dirençle karşılandılar. Gerçek
vatanseverliğin anlamını unutmuş gözüken şekilci, şakşakçı bir yönetim ve onun
uzantıları tarafından...
İşte son birkaç örnek. Çanakkale’nin
Bayramiç ilçesine bağlı Karaköy’de bir altın madeninin sondaj alanına girip
çalışmaları 80 saat engelleyen üç köylüye, mahkeme tarafından yedi bin dolarlık
tazminat cezası verildi. (Milliyet, 2 Şubat). Burası hala T. C. olduğuna göre
cezanın niye dolarla saptandığı bilinmiyor. Olasılıkla maden sahiplerinin
yaşamları o birim üzerine kurulu, şikayetlerinde de ‘bilmem kaç bin dolar zarar
ettik” demişlerdir. Eh, bu evrensel kapitalizm çağında küçük döviz hesaplarıyla
uğraşmaktansa, o keratalar da bir döviz bürosuna gidip dolar satın alarak
ödesinler cezalarını...Onlara müstahaktır!...
Yanı başındaki bir haberde ise
Şırnak’taki sivil toplum kuruluşlarının Toptepe yakınına kurulması planlanan
termik santrali protesto için yürüdükleri belirtiliyor. “Zehirli bir hayata
hayır”, “Doğaya saygı”, “Sonunda yine biz kazanacağız”, “Maskesiz bir Şırnak
için termik santrala hayır!” sloganları eşliğinde... Onların kaç bin dolar
ödeyeceği henüz saptanmamış. Ama merak etmeyin, saygın adalet düzenimiz layık
oldukları cezayı elbette verir!...
Kentte ise uğraş farklı. Henüz
kentlerin ortasına santral veya baraj yapmıyorlar (Ama yakındır!). O yüzden
büyük kenttekiler başka şeylerle uğraşıyor. Örneğin bir apartımanla. Evet,
haberin başlığı “Şişli’de bir apartıman direniyor!” (Radikal, 2 Şubat). Bu,
ünlü Lüküs Hayat operetinin “Şişli’de bir apartıman/ Yoksa eğer halin yaman”
şarkısı değil. Tanınmış Türk mimarı Emin Necip Uzman’ın o ünlü şarkıya konu
olmuş görkemli apartımanlarından biri sadece...1945-45 yıllarına ait. Ve
sapasağlam ayakta.
Ama apartımanı bir inşaat şirketi
almış. Ve binanın suyunu ve gazını keserek tüm kiracıları kovmuş. Bir tek Teğet
Mimarlık bürosu dışında... Onlar çıkmıyor, çünkü binanın küçük bir çabayla
güçlendirilebileceğini düşünüyorlar. 2012’de başvurup binayı ‘korunması gerekli
kültür varlığı’ olarak tescil ettirmişler. Şimdiyse şirketin Afet Kanunu’nu
kullanarak ve binayı olmadığı biçimde ‘tehlikeli’ göstererek yıkmak istemesi
hangi akla sığıyor? Mimar Ertuğ Uçar şöyle demiş: “Ofiste bulunduğumuz 8 yıl
içinde, civarda az bakımla ayağa kaldırılabilecek birçok apartıman yıkıldı.
Şişli’nin özgün dokusunu oluşturan yapılar, bir bir çirkin otellere dönüşüyor”.
Görüyorsunuz: bu gidişle yakında Rey
kardeşlerin ünlü operetini hatırlatacak
hiçbir bina kalmayacak. Vallahi bu adamlar öylesine doymaz ki, bunlara
Paris’i versen, o kenti Paris yapan onca binayı da yıkıp yerine yenilerini
yaparlar!... Afet Kanunu’na sığınan ve deprem korkusunu alabildiğine sömüren bu
kentsel dönüşüm fırtınası üzerine gereken her şeyi, Quo Vadis İstanbul kitabımda
söylemiştim. Ama kim okur, kim dinler?
Ancak görüldüğü gibi, artık Türkiye
uyanıyor. Eğitimli mimarından dağdaki köylüsüne dek... Bunun seçim sandıklarına
yansımayacağını sananlar ise sadece kendilerini aldatıyorlar. Ama takke
düşecek, kel gözükecek. Çok az kaldı!...
/
Atilla Dorsay
Şehirli Olabilmek Mi Yoksa Köylü Kalmak Mı?
İçinde yaşadığımız dünya sürekli
değişim ve dönüşüm içerisinde. Bu değişim ve dönüşüm nedeniyledir ki bir dakika
önce yaşadığımız dünya ile bir dakika sonra yaşadığımız dünya aynı değil. Ünlü
Filozof Herakleitos “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü ile her şeyin
değiştiğini, sabit kalmadığını çok güzel özetlemiştir.
Etrafımıza baktığımızda her şeyin ne
kadar hızlı değiştiğini görmemiz mümkün. O halde, her şey değişirken insanın
değişmemesi, etrafında meydana gelen değişimlere karşı gözlerini kapatması
hayret edilecek bir durum değil midir?
Geçmişten günümüze genel bir bakış, toplumsal
hayatımızda da birçok değişim meydana geldiğini gösterecektir. İlk olarak tarım
toplumu dediğimiz bir dönem yaşandı, ardından fabrikaların gelişimi ile sanayi
toplumuna geçildi, daha sonra ise bilginin önem kazanması ile birlikte şu anda
içinde bulunduğumuz bilgi toplumuna geçildi. Bu geçişler sırasında köy olarak
nitelendirdiğimiz yerleşim yerlerinde hayatını sürdüren insanlar, sanayi
toplumu ve bilgi toplumu sürecinde şehirlere göç etmeye başladı. Bunun
sonucunda toplumlar genel olarak şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar
şeklinde ayrılırken, şehirde yaşayan insanlara şehirli, köyde yaşayan insanlara
ise köylü denildi.
Peki, şehirli ya da köylü ayrımı
yapmak bu kadar kolay mı? Yaşamını devam ettirmek için şehir dediğimiz yerlere
gittiği zaman şehirli, köye gittiği zaman da köylü mü olur her insan? Şehirli
ve köylü arasındaki fark mekansal mıdır yoksa zihinsel midir? Belki farkında
olarak ya da olmayarak kurduğumuz cümlelerde şehirli veya köylü derken ne demek
istediğimizi, neyi kastettiğimizi düşündük mü hiç?
Çok eğitim almakla da şehirli
olunmuyor
Köy ve şehirler genel olarak
gelişmişlik düzeyine göre birbirinden ayrılan yerleşim yerleridir. Köylerde
doğa ile daha iç içe bir yaşam hakimken şehirlerde daha çok sanayi ve teknoloji
ile iç içe bir yaşam vardır. Bu açıdan ele alındığında köy kavramı çoğu zaman
geri kalmış, modernleşmemiş yerler olarak, şehirler bunun tam tersi olarak
algılanıyor.
Şehir, üretken, yenilikçi, bilim,
sanat, kültür, özgün düşünce gibi değerlerin filizlenip yeşerdiği, modern ve
medeni yer, şehirli ise sorun üretmek yerine çözüm üreten, sürekli değişen ve
kendini yenileyen ama öz değerlerini de asla inkar etmeyen, fikri hür insan
demektir. Peki gerçekler öyle mi? Şehir yaşantımız tanımlara uyuyor mu? Beton
yığınları arasına sıkışmış hayatlar ve boğucu trafik şehirleşme midir? Sürekli
şikayet eden, yeniliğe kapalı, alışkanlıkları kendine düstur edinen, kendi gibi
olmayanı kabul etmeyen, şehirli midir?
“Elbette Hayır”...
Birçok şehir ve bu şehirli, medeniyet
krizi içerisindedir. Ne şehirler şehir gibidir ne de şehirliler şehirli gibi...
İçi bomboş kavramlar oldu artık şehir ve şehirlilik. Oysa ruhun ve zihniyetin,
öz değerlerini inkar etmeden sürekli ve yeniden imar edilmesidir şehirlilik...
Şehirde yaşamakla şehirli olunmuyor işte. Çok eğitim almakla da şehirli
olunmuyor. Siz hiç şehirde yaşayan ama hala köylü kafası taşıyan akademisyen,
eğitimci, doktor görmediniz mi?
Şehirlilik olgusu bir zihniyet
meselesidir. Hz. İsa “Köyden peygamber çıkmaz” derken bir zihniyete vurgu
yapar, biyolojik bir varlığa değil... O halde kimdir bu köylü kafalar? Onlar
köylülük zihniyetinin müdavimleridir. Başarıyı çekemez, kültürel iletişime
kapalıdır, hasettir, bencildir, ben merkezlidir, övünmeyi sever, egosu Ağrı
Dağı gibidir. Dış görünüşü şehirli ve medenidir, iç dünyası ortaçağ
karanlığında seyr-ü süluk eder...
Şehirlilik ve köylülük zihinsel bir
aktivitedir
Kolektif şuuru sevmez, davranışları
yapmacık, ruhu estetiklidir, doğal değildir ve gösteriş düşkünüdür. Yeniliğe ve
yeni fikirlere kapalıdır, alışkanlıklarına sorgusuz sualsiz bağlıdır ve
tutucudur. Kendisinden aşağıda olanı ezerken kendisinden güçlüye boyun eğer,
bedeni medeni bir ortamda yaşasa bile ruhunu köylülüğe köle etmiştir. Bu da
yetmezmiş gibi kendisini çağdaş ve süslü sözcüklerin arkasına saklar. Herkes
onları şehirle evli bilir, ama onlar şehirle flört bile etmiyordur. Şehir onlar
için yaşamsal bir alandır, bir yaşam biçimi ve hayat tarzı değildir.
Şehirli olmak ya da köylü olmak
mekansal bir tabir olmayıp zihinsel bir aktivitedir. Asla öteki oluşturmak
değil. Bir insan şehirde köylü gibi, bir başka insan da köyde şehirli gibi
yaşayabilir. Şehirlilik ve köylülük bir kast sistemi olmamakla birlikte iki
kavram arasındaki geçiş imkansız değil ve köyden şehre göç etmekten daha
kolaydır.
Gerekli olan tek şey zihniyet
değişikliğini istemek ve hayata geçirmektir. Daha sonra da kendisini o şehre
ait hissetmeli ve şehirle bütünleşmelidir. Şehirle bütünleşme duygusu şehre
hakim olan kültürel değerleri, gelenekleri, genel yaşam biçimlerini ve bunların
etrafından gelişen alışkanlıkları paylaşmayı beraberinde getirir.
Eğer bir insan yaşadığı şehirle
bütünleşmemiş ise diğerlerine karşı yabancıdır. Sorsanız aslında hayatından da
gayet memnundur ancak farkında değil bedeni hür iken fikrini, düşüncelerini
prangalara vurduğundan...
Köyde yaşamak ne kabahattir ne de bir
suç. Köylerin de kendine göre bir yaşam tarzı var. Mesele köyde hayatını
sürdürmek değil, mesele hayatı boyunca köyü ve köylülüğü içinden söküp
atamamaktır.
Zihniyet değişimi
Ülkemiz açısından bu konuyu
düşündüğümüzde belki de birçok sorunun kaynağının burada yattığını
söyleyebiliriz. Şehirde de yaşasak köyde de yaşasak kendimize has orijinal
şehir kültürü oluşturamıyoruz. Bunu toplumsal bir hamleye dönüştüremiyoruz.
Oysaki Ülke olarak, dünya ülkeleri arasında varlığımızı sürdürmek ve güçlü
olmak için vakit kaybetmeden bu kültürel evrimi tamamlamalıyız. En önemlisi de
eğitimde şehirli olabilmeyi, şehirli gençler, şehirli zihniyetler
yetiştirebilmeyi başarmalıyız. Belki de en temel problemimiz budur...
Eğitim, davranışları yönlendirme ve
biçimlendirme ise bunun öncelikle zihniyet değişimi ile mümkün olacağını
bilmeliyiz. Değişmeden, zihinlerimizi yeniden imar etmeden kendimize has bir
kimlik oluşturmadan birey olamayacağımız gibi şehirli hiç olamayız. Çünkü
üretici olmak, yeni fikirler ortaya koymak, çözümler aramak, yeni fırsatlar
oluşturmak ve başarıya ulaşmak bireyin şehirli olmasıyla mümkündür. Bu durumda
birey ile şehir etle tırnak gibidir. Birey şehre ait olmalı şehir de bireye ait
olmalıdır. Bunun en güzel örneği, bir şehir insanı olan Socrates’in hayatında
gizlidir. Socrates idama mahkum edilir, üstelik kendini ait hissettiği şehir
olan Atina’da... Öğrencileri Socrates’i kaçırmak ister ama o, Atina’daki ölümü,
Atina dışındaki hiçliğe tercih eder. Çünkü Socratesler ancak şehirlerde yaşar
ve ölürler...
“Gel ne olursan ol yine gel” diyerek
herkese kucak açan Mevlana “Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır” derken ne
güzel bir söz söylemiş. Aklını mezara koyan bir insanın yaşamasının ne anlamı
vardır? Şehirlilik, bir yaşam tarzıdır, bir kültürel devrimdir, bir kolektif
şuurdur. Bir bilinç ve zihniyet değişimidir. Gelecek nesilleri yetiştirecek
kilometre taşlarıdır. Bu taşların köylücülük zihniyeti ile döşenmesinin
sancılarını çekiyoruz bugün; belki de farkında değiliz...
İlk başta söylediğimiz gibi sürekli
değişim içinde olan dünyaya ayak uydurmak değişimi ve gelişimi kabul etmek
gerekir. Ama değişimler içselleştirilmedikçe, zihniyetler algılanmadıkça insan
üzerinde de hayatımız üzerinde de eğreti duracaktır. Hayatın her alanında ve
özellikle eğitimde başarı ve davranış modlarının sistematik ahengi “şehirli bir
eğitimle ve kültürle” mümkündür desem; çok mu büyük laf etmiş olurum...
/ Hamza Aydoğdu
MEB
İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü Eğitim Grup Başkanı
ABD, Köylülük ve Kötülük
Filmografisinde "6. His",
"Ölümsüz", "İşaretler" gibi sağlam gişe filmlerine yer
vermiş olan Hint asıllı Amerikalı yönetmen M. Night Shyamalan'ın yeni filmi
"Village/Köy" gösterimde. Yönetmen bu filminde bizi, 19. yüzyılın
Amerikası'nda, kadim bir dehşetin sessiz hakimiyeti altında yaşayan bir köye
götürüyor. Bir süre sonra bu sevimli köyün sakinleri, etraflarını çepeçevre
saran bir ormanda yaşayan ve o güne değin "sözünü etmedikleri"
gizemli yaratıkların unutmak istedikleri varlıkları ile yüzleşmek zorunda
kalıyor ve "hikâye başlıyor". Yazımızın bu noktasında biz de kendi
hikâyemize başlayalım ve küçük bir soru soralım: ABD'nin cehennem tadındaki
Ortadoğu politikaları ile Shyamalan'ın bu son filmi arasında bir bağ var mıdır?
Kısa cevap: Kesinlikle evet. Uzun cevapsa zaten bu yazının geri kalan kısmını
oluşturuyor. ABD'nin, yapısallaştırmaya çalıştığı kaos ve şiddet
politikalarının ardında, 11 Eylül saldırılarının gölgesinde iyiden iyiye
serpilip büyüyen "köylü" bir bakış açısı var. Buradaki "köylü"
bakış açısı, sözcüğün etimolojisine de uygun bir şekilde, dünyaya ancak kendi
bulunduğu "köşe"den bakan ve çevresinde olup bitenleri sadece kaba
bir "biz ve onlar" ayrımı üzerinden düşünebilen, korkuya dayalı bir
ruh haline işaret ediyor. Bir ruh hali olarak "köylülük" aynadaki
yansıması dışında, baktığı her yerde derin bir kötülük görüyor. Gördüğü
kötülüğün, kendi yaşam alanını tahrip edeceğine iman ediyor ve "uğursuz
renklerden korunmak için zihnini köyün içinde tutarken, bedenini ormanların
ötesine sürüklemek"ten çekinmiyor. Sanırım Slavoj Zizek haklı. Yeni ABD
politikasının kılavuzu, ekolojistlerin o çok bilinen sloganının tuhaf bir
şekilde tersine çevrilmiş hali gibi: "Global davran, yerel düşün". Ve
sonuç: Gazze'de, Necef'te, Felluce'de fütursuzca öldürülen binlerce insan.
Düşünün bir, 2 Kasım'da ABD'de yapılan
başkanlık seçimlerinin sonucunu bile büyük ölçüde bu ruh hali belirlemedi mi?
Amerikalı seçmenler, tüm olumsuzluklarına rağmen, tanımlayamadıkları bir
dünyada gerçekten aşina oldukları ve tecrübe ettikleri yegane lider olan George
W. Bush'u ve onun "daha fazla güvenlik" temelli vaadlerini, John F.
Kerry'e ve onun muğlak politik vaadlerine tercih etmediler mi? Hikâye yeni
değil aslında. ABD'de, ll. Dünya Savaşı sonrasında Başkan McCarthy yönetiminde
gerçekleşen ve her türden farklılığın "komünist" damgası basılarak
lanetlendiği politik renkkörlüğünün bir benzeri yaşanıyor şimdilerde. Tüm
yurttaşları ve tüm kurumlarıyla kendi köşesine, kendi köyüne kapanmayı vaaz
eden bir dünya görüşü, Amerikan toplumunda bir salgın gibi yayılıyor ve ABD,
kendi sınırları içinde yaşadığı bu salgını, uyguladığı terör politikalarıyla,
tüm dünyaya da sirayet ettirmek istiyor. Sonuç mu? Artık hepimiz ABD menşeili
bir küresel McCarthy 'cilik hareketinin potansiyel hedefiyiz.
Ne yapmalı?
Woody Allen'ın müthiş filmi
"Annie Hall"da anlattığı fıkrayı anımsar mısınız? Adamın biri bir
psikiyatra gider ve "Kardeşim kendisini tavuk sanıyor" diye bir
şikayette bulunur. Doktor, adama kardeşini neden muayeneye getirmediğini sorduğunda
adam "İmkânsız" der, "O zaman yumurtalarından
faydalanamam". Köylülüğün sahip olduğu zihinsel işleyiş mekanizması da az
çok böyle değil mi? Asıl sorunun önemli bir parçası ya da asıl sorunun bizatihi
kendisi olduğu halde konuşan öznenin, Öteki'ni fail olarak göstermesi ve
kötülüğü kendi dışında arayarak, tüm dünyayı da bu arayışın meşruluğuna
inanmaya zorlaması bize kendi "köşe"sine sıkışmış, "tutulmuş bir
aklın" mükemmel bir örneğini sunmaz mı? Peki ne yapacağız o halde? ABD,
bizden kendi inandığı şeylere inanmamızı isterken ne yapacağız? Her gün
yüzlerce Iraklı öldürülürken sadece ölüm görüntülerini net bir şekilde
"izlediğimiz" Iraklılar için mi üzüleceğiz? Yalnız o zaman mı ABD'nin
kötücül köylülüğü acıtacak içimizi? Bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var. Dünya,
özgürlüklerin tuzla buz olduğu, kötülüğün ve şiddetin tek gerçek olarak hüküm
sürdüğü bir zaman dilimine doğru hızla yol alırken, Shyamalan'ın bu son filmi
yaşadığımız günleri anlamlandırabilmek için gerçekten de eşsiz bir fırsat
sunuyor bizlere.
A. BAHADIR TÜRK (Arşivi)
İşçilerin Partisi Ve Köylülük
Angarya hizmetinden “kurtarılmış” olan
köylü, reformcuların elinden öylesine yorgun ve bitkin, soyulup soğana
çevrilmiş, alçaltılmış; ve kaderine razı olarak çıktı ki “gönüllü” olarak
angarya hizmetini kabul etmekten başka çaresi yoktu. Ve böylece, kendi payından
koparılmış olan o toprağı ondan “kiralayarak”, kendi ailesini beslemek için
toprak ağasından borçlanmak zorunda kaldığı mısır karşılığında, yaz işi için,
kışın kendini kiralayarak eski efendisinin toprağını işlemeye başlamıştır. Bir
İsa yanlısı papaz tarafından kaleme alınan manifestonun, köylülüğü “Tanrı
adına” ant içmeye çağırdığı “özgür emek”in emek-hizmeti ve kölelikten başka
hiçbir şey olmadığı meydana çıkmıştır.
Reform’u öneren ve uygulayan
memurların cömertliği sayesinde korunan toprak ağalarının baskısına sermayenin
baskısı da eklenmişti. Feodal toprak ağalarının gücünden, sefil, isteksiz bir
reformla değil, ama güçlü bir halk devrimiyle kurtulan Fransız köylüsünü bile
ezmiş olan paranın gücü -bu paranın gücü bizim yarı-serf-mujik üzerine tüm
ağırlığıyla yüklenmiştir. Onun -yararlı reform sonucu artan vergileri ödemek,
toprak kiralamak, köylünün ev manüfaktürünü (ürünlerini) zorlamaya başlayan
çöküntü fabrika yapımı ürünü satın almak, mısır satın almak, vs. için her ne
pahasına olursa olsun para elde etmesi gerekiyordu. Paranın gücü, köylüyü
sadece ezmekle kalmamış aynı zamanda bölmüştür. Büyük sayıda köylüler
durmaksızın mahvolmuş ve proleterlere dönüşmüştür; azınlıktan, köylülerin
topraklarına ve köy çiftliklerine el atan ve kır burjuvazisinin esasını
oluşturan girişken bir mujikler ve açgözlü bir kulaklar grubu ortaya çıktı.
Reform’dan bu yana geçen kırk yıla, bu “köylülükten çözülme”nin sabit
süreciyle, yavaş ve sancılı bir yokolmanın süreci damgasını vurmuştur. Köylü,
tam bir dilenci durumuna düşürülmüştür. Sığırlarıyla birlikte yaşamakta,
paçavra giyinmekte ve yabani ot yemektedir; başka gidecek bir yeri olduğunda
kendi toprak payını bırakıp gitmiştir, hatta, borçları gelirinden aşkın bu
toprak parçasından kendisini kurtarmayı kabul edene para ödeyerek toprağını
satmaktadır. Köylüler kronik bir açlık içindeydiler ve on binlercesi, kıtlıktan
ve kötü hasat yıllarında giderek artan salgın hastalıktan ölmüştür.
Hatta bugün dahi, kırlarımızın durumu,
budur. Birisi sorabilir: Çıkış yolu nedir, hangi araçlarla köylülüğün durumu
düzeltilebilir? Küçük köylülük, kendini sadece işçi-sınıfı hareketi ile
birleştirmekle; sosyalist sistem için, toprağı, aynı zamanda diğer üretim
araçlarını (fabrikalar, işletmeler, makineler, vs.) toplumsal mülkiyete
dönüştürme mücadelelerinde işçilere yardım etmekle kendini sermayenin
boyunduruğundan kurtarabilir. Köylülüğü, küçük holdingleri ve küçük-çapta
çiftçiliği korumakla kapitalizmin saldırısından kurtarmaya çalışmak, toplumsal
gelişmenin yararsız bir yavaşlatılması; kapitalizm altında dahi refahın
olasılığının hayalleriyle köylülüğü kandırmak; emekçi sınıfları bölmek ve
çoğunluk zararına azınlık için ayrıcalıklı bir durum yaratmak demek olacaktır.
İşte bundan dolayıdır ki Sosyal-Demokratlar, köylünün toprağını elden
çıkarmasını yasaklayan anlamsız ve kötü kurumlara karşı, kollektif yükümlülüğe
karşı ya da köylülerin özgürce köy komününü terketmesini, ya da herhangi
toplumsal-zümreye ait olan kimselerin komüne özgürce kabul edilmesini
yasaklayan sisteme karşı her zaman mücadele edeceklerdir. Ama gördüğümüz gibi,
köylülerimiz sermayenin baskısından çok toprak ağalarının ve serflik düzeninin
kalıntılarının baskısından acı çekmektedirler. Köylülüğün elini ayağını
bağlayan ve durumunu ölçülemeyecek kadar kötüleştiren bu engellere karşı
acımasızca mücadele, sadece mümkün değil, ama hatta genelde ülkenin toplumsal
gelişmesi yararına gereklidir; çünkü köylülerin umutsuz yoksulluğu, cehaleti, haklardan
yoksunluk ve aşağılanması acı çeken ülkemizin bütün toplumsal sisteminin
üzerinde Asyatik gericiliğin damgasını vurmaktadır. Sosyal-Demokrasi, bu
mücadeleye her desteği sağlamazsa görevini yapmamış olacaktır. Bu destek,
kısaca koyulursa, sınıf mücadelesinin kırlara taşınması biçimini almalıdır.
Çağdaş Rusya köyünde iki türlü sınıf
antagonizmasının yanyana varolduğunu gördük: birincisi, tarım işçileriyle mülk
sahipleri arasında ve ikincisi, bir bütün olarak köylülük ve bir bütün olarak
toprak ağası sınıfı arasındaki antagonizma. Birinci antagonizma gelişmekte ve
daha keskin olmaktadır; ikincisi yavaş yavaş kaybolmaktadır. Birincisi, hala
bütünüyle geleceğe; ikincisi, hali hazırda belli bir dereceye kadar, geçmişe
aittir. Ve hala, buna rağmen, bugünkü zamanda Rusya Sosyal-Demokratları için en
önemli ve en pratik anlamı olan birinci antagonizmadır. Tarımdaki
ücretli-işçilerin sınıf-bilincini geliştirmek elimizdeki tüm olanakları
kullanmamız, kırlara göç eden şehir işçilerine (örneğin, buharlı harman-makinelerinde
çalışan makinistler, vs.) ve tarım işçilerinin kiralandığı pazarlara dikkat
göstermemiz gerektiğinin, her Sosyal-Demokrat için bir aksiyom olduğunu
söylemeye bile gerek yoktur.
Ama kırsal işçilerimiz, hala, kırsal
işçi hareketinin şimdi ya da yakın gelecekte ulusal önem kazanmasını
engelleyecek kadar köylülükle sıkı-fıkıdır; ve köylülüğün dertleri ile
bunaltılmıştır. Diğer yandan, serflik düzeninin kalıntılarını süpürüp yoketme
sorunu,toplumsal-sınıf eşitsizliğinin ruhunun kovulması sorunu ve onmilyonlarca
“sıradan İnsan”ın Rusya devlet sistemi tarafından aşağılanması, hali hazırda,
ulusal önemi olan bir sorundur ve özgürlük için mücadelede öncü olma iddiasında
olan bir Parti bunu gözardı edemez.
Ama, Sosyal-Demokratik Partinin
programının yukarıda değinilen türden talepleri kapsayıp kapsamayacağı sorunu
ortaya çıkmaktadır. Program, köylülük arasında ajitasyon yürütmeyi üstlenebilir
mi? Bu, şimdiki haliyle çok sayıda olmayan devrimci güçlerimizin, hareketin
başlıca ve tek güvenilir yolundan sapmasına ve dağılmasına yol açmayacak mıdır?
NOTLAR
(Notlardaki numaralama İngilizce
baskısındaki gibi aynen korunmuştur. -Ç.N.)
[152] “İşçilerin Partisi ve Köylülük”
makalesi RSDİP’nin tarım programının hazırlanması ile bağıntılı olarak
yazılmıştı. Iskra ve Zarya Yazı Kurulu adına, 1902 yazında basıldı ve 1903’te,
RSDİP İkinci Kongresi tarafından kabul edildi.
[153] Bir çeyrek veya dilenci payı
-1861 Reformu sırasında verilen bir bölgede yasa tarafından belirlenen sözde
“maksimum” veya “emirname” payı. Bazı köylüler bu küçücük toprak parçalarını
toprak ağalarından kurtarma parasını ödemeden aldılar. Onun için, böyle paylar
ayrıca “hediye payları” olarak ve bunları alan köylüler de “hediye köylüler”
olarak adlandırılmıştı.
[154] Geçici olarak bağlı köylüler
–Reform’dan sonra dahi kendi topraklarını kullanmak (terketme-kirası veya
angarya hizmeti sunma) ve kendi payları için toprak ağasına kurtarma parası
ödemeye başlamalarına kadar bazı görevleri yapmak zorunda olan köylüler.
Kurtarma sözleşmesi sonuçlandığı andan itibaren, köylüler “geçici olarak bağlı”
olmaktan çıktılar ve “mülk-sahibi köylü” kategorisine katıldılar.
[155] Bu tapu-senetleri, 1861 içinde
serfliğin kaldırılmasıyla geçici olarak bağlı köylülerin ve toprak ağalarının
toprak edinme ilişkilerini anlatan belgelerdi. Bu tapu senedi, Reform’dan önce,
köylü tarafından kullanılan toprağın miktarını ve “kurtuluş”tan sonra elinde
kalan toprak ve diğer mülklerin miktarını gösteriyordu; ayrıca tapu senedi,
köylünün toprak ağası için sunacağı görevleri de sıralıyordu. Köylü tarafından
ödenecek kurtarma parasının miktarı bu tapu-senedi temelinde belirleniyordu.
V.I. LENİN, TOPLU ESERLER, CİLT 4
(1898-Nisan 1901), s. 420-428,
Lawrence & Wishart London,
İngilizce Baskı
Sosyalizmde Köylülük Üzerine
SSCB tipi reel sosyalist ülkelerde
sosyalistlerin kırsal nüfusa yönelik uyguladığı politikalar yıllar boyunca pek
çok kişi tarafından eleştirilmiştir. Toprak reformu adı altında yapılan
değişiklikler geniş köylü kitlelerinin üzerinde baskılayıcı politikalar
uygulanmasına neden olmuş; bu baskılar da köylü sınıfın sosyalist iktidara olan
desteğini engellemiştir. Reel sosyalizmin tarihinde işçi sınıfı adına davranan,
davrandığını iddia eden parti bürokrasisiyle, bu bürokrasi tarafından pek çok
zaman rejim düşmanı olarak nitelendirilmiş köylülük arasında pek çok sorun
yaşanmış; bu yaşanan sorunlar sosyalist bürokrasi tarafından köylülüğün
sosyalizme direnç problemi olarak sunulmuştur.
Gerçekten de sosyalist pratikte köylü
sorunu, bir yandan da toprağın özel mülkiyeti sorunudur. Köylünün toprak
üzerindeki mülkiyet haklarından vazgeçmemesi sonucunda zorla kolektifleştirme
gibi uygulamalar yürürlüğe koyulmuş, pek çok insan çalışma çiftliklerinde
tarımsal üretimde çalıştırılmıştır. Oysa köylünün toprakla özel mülkiyet
ilişkisinin kapitalizmden de önceye dayanan kadim bir geçmişi vardır. Bu
çerçevede bu soruna olumsal, parçalayıcı değil bütünleştirici bir çerçeveden
bakmak gerekmektedir. Bunun için de köylülüğün (ağanın değil) üretim aracı olan
toprağa sıkı sıkı bağlanma eğilimini bir olgu olarak ele almak ve tarım
politikasını bu noktadan değerlendirmek zorunludur.
Reel sosyalist devletlerdeki sosyalist
kadroların özel mülkiyet konusuna hassas yaklaşımları sonucunda köylülerle
ilişkiler neredeyse hiçbir zaman tam olarak düzelmemiş, bu büyük halk kesimi
rejimin sessiz muhalifi olarak kalmıştır. Reel bir politik hat ortaya koymayı
hedefleyen ve devrim denilen olgunun ilk başta tek ülkede ya da en azından
bölgesel gerçekleşmek durumunda kaldığını kabullenen sosyalistlerin herşeyden
önce besin politikası konusunda kendilerinden emin olmaları gerekmektedir.
Kısacası köylülük sorunu sadece bir sınıfsal ittifak sorunundan öte, sosyalist
bir toplumun dışsal, emperyal saldırılar karşısında yaşayabileceği bir savunma
sorunudur da.
Sosyalist bir öznenin kendi ideolojik
hattını bahane ederek besin gibi herkesin hayatını ilgilendiren bir konuda
“deneysel” davranma lüksü kesinlikle bulunmamaktadır. Hatta tarihin de
gösterdiği üzre bu tip deneysel kararlar sebebiyle oluşan kötü durumlar
halkların hafızalarına sıkı şekilde kazınmaktadır. Böyle geri dönüşü zor
hatalar yapmak yerine reel politikanın kendisine dair düşünmek ve işlevsel
değişikliklerde bulunmak bizler için yeğdir. Dolayısıyla sosyalistlerin tarım
politikasına bakışlarında çeşitli değişiklikler önermekteyiz. Bu noktada da
çeşitli yapısal faktörlerden fiilen yararlanmak gerektiğini düşünüyoruz.
Herşeyden önce sosyalistlerin iktidara
geldikleri her türlü bölgede toprak reformunu kesinlikle gerçekleştirmeleri
gerektiğine katılıyoruz. Topraktan rant elde eden büyük toprak sahiplerinin
arazilerini kamulaştırmak bu alanların toplum yararına ve daha adil şekilde
kullanılması için önem taşımaktadır. Bu alanlardaki tarımsal üretimin büyük
devlet çiftliklerine dönüştürülmesi ve özgür emekle (ki buradaki özgür emek
kısmı olmazsa olmazdır) işletilmesi oldukça önemlidir. Bu alanların toprak beyi
tarafından halihazırda küçük üreticilere kiralanması gibi bir durum varsa eğer,
buradaki mülkiyeti üretim yapan ailelere devretmek dışında zora dayalı herhangi
bir hamle yapılmamalıdır. Benzer şekilde diğer küçük üreticilerin de
topraklarına el koyulmamalı, büyük toprak sahipleri ve rantiyeciler haricinde
kimsenin toprağı kamulaştırılmamalıdır.
Pek çok sosyalist bu söylenenin
sosyalist bir projeden uzak olduğunu söyleyecektir. Evet gerçekten de
savunduğumuz nokta sosyalistlerin ancak en zor durumlarda yapmak zorunda
kaldıkları türden bir politikayı daha en başından uygulamalarıdır. Bunu savunma
gerekçemiz toprağından başka üretim aracı olmayan küçük köylünün istediği
şekilde üretimini yapabilmesinin tarımsal çıktı açısından ne kadar efektif
olduğunu tarihsel örneklerden de gözlemlemiş olmamız ve de demokratik bir
sosyalist devlette işçi sınıfıyla köylü sınıfı arasında gerçek bir uzlaşma olması
gerektiğini bilmemizdir. Toprak reformunun büyük köylü aleyhinde, küçük köylü
lehinde yapıldığı noktada özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu sınıfların merkez
sağ eğilimlerini kırma ihtimali de bulunmaktadır. Öteki türlü durumlarda bu
köylülerin tarımsal üretimi aksatmaya başladıkları ve sosyalist idareleri
kıtlık belasıyla uğraşmak zorunda bıraktıkları defalarca gözlemlenmiştir.
Sosyalist ve komünist partiler de bu tip durumlarda kıtlık tehlikesini bertaraf
etmek amacıyla baskı politikaları uygulamak zorunda kalmışlardır. Oysa küçük
köylü aleyhine olabilecek herhangi bir harekette bulunulmadığı taktirde bu
sınıflarla gerçek anlamda bir ittifak kurabilmek de mümkün hale gelecektir.
Geç kapitalistleşmiş burjuva
devletlerin neoliberal dönemde uyguladıkları temel politikalardan birisi de
tarımsal üretimi büyük ölçüde engellemek, tarımsal sübvansiyonları azaltmak ve
gerek tohum ticaretini, gerekse de tarımsal ürünleri dışarıdan ithal etmek
olmaktadır. Bu durum günden güne kırsal alanların demografik yapısının
değişmesine, köylülüğün deklase olmasına neden olmaktadır. Deklase olma
durumunda köylünün şehre göç etmesi ve proleterleşmesi zorunlu hale
gelmektedir. İşsizlik oranlarının yüksekliği gözönünde bulundurulunca bu
sınıfların işsizlik ordusuna katılmaktan ve çok ucuza çalışmaktan dolayı emek
pazarındaki taban ücretleri daha da aşağıya çekmekten başka bir çareleri
kalmamaktadır. Oysa gerçekçi bir sosyalist politika temel sorunu özel mülkiyet
sorunu olmaktan çıkarıp, hem küçük toprak köylülüğünü desteklemek, hem de
çeşitli sübvansiyonlarla ve ticaret duvarlarıyla bu üretimi teşvik etmek yoluna
giderek hem besin üretimi, hem de çoğu zaman sadece retorikte kalan işçi köylü
ittifakı konusuna gerçekçi bir çözüm bulabilme imkanına kavuşabilir.
Bu noktada tarımsal üretimin
yapısından kaynaklanan bazı olguları akıllıca kullanmak gerekmektedir.
Bilindiği üzre belirli bir toprak üzerinde küçük çaplı üretim yapan ailelerin
toprakları nesilden nesile bölünmekte ve bir süre sonra aşırı derecede bölünen
bu topraklar bütün bir aileyi beslemeye yetmez hale gelmektedirler. Bu durumda
insanların en çok başvurduğu çözüm şehre göç ve proleterleşme olmaktadır.
Toprağın zamanla bölünmek durumunda kalmasıyla gerçekleştirilen bu göç aslında
sağlıklı, barışçıl bir toprak reformunun taşıyıcı kirişi olarak
yapılandırılabilir. Şöyle ki kırsal bölgelerdeki bu artık nüfus kamulaştırılan
topraklarda oluşturulan devlet çiftliklerinde istihdam sağlamanın yolu olarak
düşünülmelidir. Özel mülkiyetteki toprağın bölünmesinin yarattığı göç ve
işsizlik sorununu kamulaştırılan geniş alanlardaki çiftliklere istihdam
sağlayıcı şekilde kanalize etmek hem çarpık kentleşme ve göç, hem de bugüne
kadar zora dayalı uygulamalarını gördüğümüz devlet çiftlikleri uygulamalarına
çözüm olarak denenmelidir.
Tabi belirtmeye bile gerek yok ki, bu
devlet çiftliklerindeki istihdamı çeşitli özendiricilerle sağlamak ve bu
durumda olan köylülere öncelik vermek gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki her ne
kadar topraksız duruma düşmüş olsalar da bu kişiler büyük ölçüde tarımdan
anlayan, belirli bir tecrübe düzeyine sahip çiftçiler, yani kalifiye toprak
işçileridirler.
Toprağın bölünmesi olgusunun sosyalist
bir iktidar tarafından kullanılmasının devlet çiftliklerine istihdam sağlamak
dışındaki bir diğer yolu da bölünen toprakların tarım kooperatifleri içerisinde
toplanmasının teşvik edilmesi olacaktır. Makine, tohum, gübre yardımı gibi
politikalarla köylülerin tarım kooperatifleri içerisinde topraklarını ve emeklerini
birleştirmeleri özendirilmelidir. Bu durum hem ekstansif yöntemlerin daha da
yaygınlaşmasına vesile olacak, hem de sınıfın kendi arasındaki dayanışma
ağlarının geliştirilmesine vesile olacaktır.
Kısacası sosyalistlerin devlet
çiftlikleri, küçük toprak köylülüğü ve tarım kooperatifleri üçlüsünden oluşan
bir tarım politikası olması gerekmektedir. Yapılması gereken zaten hali hazırda
derdi başından aşkın olan köylülerin sorunlarını sosyalistlerin mülkiyetle
ilgili ideolojik sorunları yüzünden daha da içinden çıkılmaz hale getirmek
değil, bizzat toprak üretiminin ve kapitalizmin yapısal sorunları nedeniyle
ortaya çıkan sorunları ve olguları sosyalist politikanın lehine kullanmaktır.
Bu tarz çözümlerin peşinden giderek köylülerin desteğini almanın yanı sıra
kentlerdeki yığılmayı ve işsizlikten kaynaklanan ücretler ve çalışma koşulları
üzerindeki baskıları da hafifletmek mümkün hale gelecektir. Sadece kolları
sıvamamız ve geçmişte yaptığımız türden hataları tekrar etmememiz gerekiyor.
Özet:
Toprak reformu büyük toprak
sahipliğinin ve rantiyenin aleyhinde, küçük toprak köylülüğünün lehinde
yapılmalıdır.
Toprak üzerindeki özel mülkiyeti
tamamen yasaklamak tarım üretimini en efektif hale getirmenin yolu değildir.
Rant amaçlı kullanılan büyük topraklar
kamulaştırılmalı ve devlet çiftlikleri kurulmalıdır.
Devlet çiftliklerinde çalışacak olan
kişilerin toprağın bölünmesinden dolayı proleterleşmek dışında çareleri
kalmayan deklase olan köylüler olması için gerekli özendiriciler
oluşturulmalıdır.
Küçük üreticilerin birleşip
kooperatifler kurmaları ve teknolojik olarak desteklenmeleri gerekmektedir.
Sosyalist tarım politikası özel
mülkiyete dayalı ama süreç içerisinde parçalanan küçük köylülük, büyük devlet
çiftlikleri ve de tarım kooperatifleri üzerinden yürümelidir.
Köy ve Sosyal Hareketlilik
Türkiye'nin uzun yıllardan beri devam
edegelen kalkınma çabalarına rağmen, hala belirleyici özelliğinin, bir
yarı-gelişmiş ülke olmak olduğu bilinmektedir. Buradaki
"yarı-gelişmiş" ibaresi ile kast edilen şeyin, "ziraat
toplumu" olmaktan çıkıp "sanayi toplumu" olma yolunda limit bir
çizgiye, ya da bir eşik değere ulaşılmamış olması anlamını mündemiç bulunduğunu
söyleyebiliriz.
Nitekim 1927 yılında genel nüfus
içerisinde yüzde 76 olan köylü nüfus oranı, 70 yıl sonra ancak yüzde 45
civarına indirilebilmiştir. Geriye kalan yüzde 55'in de birçok bakımlardan
'köylü' karakteri taşıdığı göz önüne alınacak olursa, ülkemizin hala bir ziraat
toplumu olmaktan, ya da "köylülük"ten tam manasıyla halas olamadığı
ileri sürülebilir. Zira bu oran gelişmişlik limiti için aşırı derecede
yüksektir. Yukarıda sözü edilen sanayileşme yolundaki "belirli bir limit
çizgi", ya da diğer bir ifade ile "sanayileşmenin eşik
değerleri"nden birisi de köy nüfusunun genel nüfusa oranının yüzde 10
civarına indirilmiş olmasıdır. Filhakika, bu oran gelişmiş -yani sanayileşmiş-
ülkelerin oranı olup, Avrupalı sanayi ülkelerinde bunun da altındadır.
KÖY, KÖYLÜ, KÖYLÜLÜK
Köy kavramını karakterize eden belli
başlı unsurlar "iskan", "nüfus", "ekonomi" ve
"kültür" olarak özetlenebilir. Kısaca ifade edildikte köy, iskan ve
nüfus olarak, büyük yerleşim merkezlerinin dışında meskun, az nüfuslu; ekonomik
olarak, küçük ve şahsi aile arazilerinde kapalı tarımsal üretim yapılan,
artı-değer üretilemeyen veya çok az üretilebilen; yani kendi ürettiği ancak kendi
geçimini karşılayabilen; kültürel olarak ise, genellikle kapalı toplum
kültürünü haiz bir kırsal sosyal birim olarak tanımlanabilir. Köy ve köylülük,
bir başka kırsal (rural) yaşam biçimi olan çiftçilikten farklıdır. Çiftçilik,
geniş anlamında köylülüğü de tazammun etmekle beraber, dar ve spesifik
anlamında, geniş arazilerde büyük ölçekte tarımsal üretim yapan, artı-değer
üreten yani kendi ürettiğinin ancak küçük bir kesrini kendi geçimine hasredip,
geriye kalanı piyasaya sürebilen bir ekonomik üretim tarzı anlamındadır.
Gelişmiş ülkelerdeki kırsal nüfusun büyükçe bir kısmının da köylülükten ziyade
çiftçilik kategorisine dahil edilmesi gerektiği göz önüne alınmalıdır.
KÖY VE DEĞİŞME
Hem sosyoloji ve hem de tarih
felsefesi, köy ve köylülük ile ilgilenmiştir. Modern tarım sosyolojisinin
kurulmasından önceki dönemlerde, köylülük hakkındaki kanaatler, genellikle
"ebedi köylülük" olarak adlandırılır. Ebedi köylülük, köylülüğün
bütün sosyal değişmeler karşısında statükocu olarak görülmesinin bir ifadesidir.
Özellikle W.H. Biehl'e göre, burjuvazi ve işçi sınıfları toplumun gelişmesini
temin eden "hareket kuvveti" olmasına karşılık; aristokrasi ve
köylüler, toplumun "değişmez kuvveti" hükmündedirler.
Vakıa bu fikir yeni olmayıp, eskiden
beri savunulmaktadır. Birçok düşünür tarafından köyün ve köylülüğün
"durağan" yapısına dikkat çekilmiştir. Bütün antikçağ filozofları,
köyü görmezlikten gelerek tüm dikkatlerini şehre çevirmişlerdir. Platon,
köylüleri işçiler ile birlikte -buradaki "işçi" ibaresi kavramsal
olarak sanayi dönemindekinden çok farklı bir anlam içermektedir- toplumun en
alt tabakasında bulunan insanlardan addetmekte ve tasarlamış olduğu ideal
devlet düzeninde onlara, bir bedendeki ayaklar gibi en aşağı seviyede bir rol
yüklemektedir. Türk filozofu Farabi, köyü "eksik topluluk" olarak
nitelendirmekte ve "hayrın efdali ve kemalin alası şehirden ufak olan
topluluk merkezlerinde değil şehirlerde elde edilebilir." demektedir.
Oswald Spengler, bütün tarihi hareketlerin şehirlerde vuku bulduğunu,
köylülüğün "tarihi olmayan" bir sosyalogu olduğunu ileri sürmekte,
köyü bir nevi anakronik addetmekte, tarih kavramını sadece şehire
hasretmektedir. Bütün ihtilal stratejisini toplumun dinamik gücü, devrimin
motoru olarak kabul ettiği Proletarya üzerine kurgulayan Lenin, köylüleri
"ihtilalin ayak bağı" olmakla itham etmektedir.
"Durağan köylülük" olarak da
isimlendirilmesi mümkün olan ebedi köylülük tezinin, köyü bütün sosyal
hareketler karşısında katıksız bir duyarsızlık sahibi, gelişmeler ve değişmeler
karşısında adeta bir katı "frenleyici kuvvet" rolü üstlenmekle, hatta
bir nevi "medeniyet-karşıtı" olmakla itham etmesi kuşkusuz çok aşırı
bir iddiadır. Nitekim, modern tarım sosyolojisi, köyün, ebedi köylülük tezi
taraftarlarınca ileri sürüldüğü gibi sosyal hareketlilik karşısında kesin ve
frenleyici kuvvet rolü üstlendiği iddiasını, ampirik vakıalara istinad ederek
reddetmekte ve köyün, sosyal hareketliliklerden muhtelif şekillerde
etkilendiğini ileri sürmektedir. Köyün sosyal hareketlilik (mobilite) ile olan
bu ilişkisi, Türkiye bakımından da ciddi bir önem taşımaktadır.
Ancak, buradan hareketle, ebedi
köylülük tezinin, köy hakkındaki bu iddiaları temelli yanlış olduğu gibi bir
sonuca varmak da başka bir yanlışlık olacaktır. Köy, toplumsal hareketlerin
tümüyle dışında olmayıp onlardan etkilenmektedir; ama tarihteki hemen bütün
önemli sosyal hareketlerin birer "şehir hareketi" olduğunu söyleyen
Spengler pek de haksız sayılmaz.
Yani, sosyal hareketlilik açısından
menşein, merkezin ve asıl muharrik (motor) merciin "şehir" olduğunu
söylemek doğru kabul edilmelidir. Köyün sosyal hareketlilik ile olan hemen
bütün ilgi ve bağlantıları, şehir ile olan ilgi ve bağlantılarının bir
fonksiyonudur. Gerçekten de, yeni ve farklı bir sosyal oluşumun, yani
"sosyal değişme"nin başlangıcı daima şehir, bitişi ise köydür. Bir
sosyal değişim köy menşeli görünse dahi, bu değişme, mutlaka şehir ile
irtibatlıdır. Organizmacı bir metafora teşebbüs edecek olursak, köyler, adeta
bir gövdedeki parmak uçları gibidir; kanın, en geç parmak uçlarına ulaşması
gibi, sosyal değişmeler de en geç köye ulaşır. Burada köyün, ebedi köylülük
tezi taraftarlarınca oldukça ileri bir hadde götürülmekle beraber büyük bir
doğruluk payı taşıyan bir özelliği dikkat çekmektedir: Köy, hemen daima, sosyal
hareketliliklerin, "yeni"nin karşısında bir direnme kaynağı ve
"eski"nin sığınağı olmuştur.
Köyün bütün değişmeleri karşısında
ilgisiz, tamamiyle içine kapanık, her türlü değişmeyi reddedici olduğu iddiası
bütünüyle kabul edilir nitelikte olmamakla beraber sosyal değişmelerde cer
rolünü üstlenenin köy değil şehir, sosyal değişme katarında şehirin lokomotif,
köyün de son vagon olduğu ampirik ve tarihi bir vakıadır. Hiçbir ideoloji,
hiçbir felsefe, hiçbir sanat akımı "kapalı toplum" (secret society)
olan köyden çıkmaz. Bütün ideolojiler, felsefeler, fikirler ve
"devrimler" için merkez, "açık toplum" (manifest society)
olan şehirdir. Keza, hiçbir "devrim" köyden çıkmış değildir; köyden,
olsa olsa zavallı ve çaresiz "köylü isyanları" çıkar ve bunlar da
daima trajik bir şekilde bastırılırlar.
"Merkez" olan şehirden
başlayan her sosyal hareketlenme gibi çığır açıcı bütün toplumsal oluşumlar,
yani "devrimler" de zamanla dalga dalga çevreye yayılarak en sonunda,
"muhit" olan köye ulaşır. Ne var ki, köye ulaşan bu devrim dalgasının
şehirdeki ile arasında önemlice bir 'faz farkı' oluşmuş, 'genliği' çok düşmüş,
'virtüöz' yanı tahrip olmuş, deforme bir hal almıştır.
Fakat köye gelerek yerleşen, sanki hep
ezelden beri mevcutmuşcasına bir sabitlik hissi uyandıracak kadar durağan bir
karaktere, statükoya kavuşan ve "köylü" olan bu dalganın bir de geri
çekilmesi vardır. Bir sosyal hareketlilik dalgasının geri çekilmesi, esas
itibariyle bir sosyal değişmeden başka bir şey değildir; eskiyi yerinden
oynatan, yerine bir şekilde başka ve farklı bir şey ikame etmeye çalışan her
toplumsal kımıldama, bir toplumsal değişmedir. Köye kadar gelip yerleşen ve
statükoya kavuşan belirli bir sosyal oluşum, bir başka yeni sosyal hareketlenme
tarafından yeniden oynatılır; "geri çekilme" budur.
Bu geri çekilme işleminde bu prosedür
ters (invers; makus) çalışmaya başlar. Zira, yukarıda da sözü edildiği üzere,
köy, sosyal hareketlilik katsayısı düşük olduğu için statükoya çok meyyaldir,
bu yüzden de oraya bir kere yerleşenin yerinden edilmesi zorlaşmaktadır. Ancak,
bu hususta şu şekilde bir trajik durumla karşılaşıldığını da belirtmek icap
eder: Köy, "eski" için bir "sığınak"tır; ama "son
sığınak"tır. Köye sığınan bir sosyal olgu, artık "bitme"
noktasına gelmiş kabul edilebilir. Bunun içindir ki, geri çekilme işlemi
esnasında, bir inanç, bir ideoloji için en sonra geldiği, en geç girdiği köy,
en son sığınma melcei olurlar. Bu itibarla köy, toplumu yerinden oynatan
hareketler karşısında başka yerlerdeki bütün direnme gücünü kaybeden
ideolojiler ve inançlar için son savunma hattını, son savunma ve direnme
noktasını oluştururlar.
KÖY VE DİN VEYA "KÖYLÜ DİNİ"
Aynı keyfiyet dinler için de
geçerlidir; hiçbir din köyden doğmamıştır, hiçbir peygamber köylü değildir. Her
din şehirden doğar, en sonra köye ulaşır. Eğer bir dinde bir şekilde bir
çekilme olursa, onun da son sığınma melcei yine köy olmaktadır. Yani köy, aynı
zamanda dinlerin de son savunma hattını, son savunma ve direnme noktasını
oluştururlar.
Eğer bir din, şehirde iddialarını
kaybedip de köye iltica etmişse, bu o din için son derece kritik ve trajik bir
durum hasıl olması demektir. Bu trajedinin iki veçhesi vardır: Birincisi, o
dinin niteliksel olarak büyük bir irtifa kaybetmesi demek olan bir hale tebdil
olmasıdır ki bunun adı kısaca "köylü dini"dir. İkincisi ise şudur:
Köye sığınan bir dinin sırtı duvara dayanmıştır; gidecek başka bir yeri kalmamıştır,
ya bir "uruc" yapacak, ya bir "reaya kültürü"ne dönüşecek,
ya da ömrünü ikmal ederek tarih sahnesinden çekilecektir.
/
Durmus Hocaoglu
* Marmara Ün. Atatürk Eğitim Fak. Öğr.
Üyesi
25 Nisan 2015 Cumartesi
Bizim Köy Hala Başyapıt
Mahmut
Makal, köylük yerde yokluk içinde bir eğitim neferi. 18 yaşındaki o genç
öğretmenin 1950 yılında yazdıklarına bugün yürekten bakınca, dünü değil bugünü
göreceksiniz.
Yakın
zamanlarda herkesin bir köyü vardı. Şimdiki zamanlarda bir köyü olanların
sayısı azaldı. Şehirlileşme ile birlikte köyler ya küçüldü ya da çoğu
gelişemeden kayboldu gitti. Köyler mekân olarak mezralardan siliniyor ama
bugünün şehirlerinde boy verdikleri de bir başka gerçek.
Dünün
köylerinde bir “garib” köylülük vardı. Bugünün şehirlerinde de bir “garib”
köylülük sürüyor. Tarlalar, kerpiçten evler bitiyor; karşısında arsalar,
binalar çoğalıyor ama garibanlık baki kalıyor işte.
Literatür
Yayınları, ilk basımının ardından 64 yıl geçen Bizim Köy’ü yeniden okurla
buluşturuyor. Kitabın yazarı Mahmut Makal, “Bizim Köy”ü kaleme aldığında sadece
18 yaşında bir öğretmendi. Köy Enstitüsü çıkışlı Makal, kendi köyünde gözünün
önünde yaşananlara öyle bir ayna tuttu ki aynadan taşan gerçeklik, yarım asır
sonra bile kaybolmadı.
Tahsin
Yücel, Makal’ın yazıları için 1995 yılında şöyle diyor: “Bizim Köy, 1950’de bir
başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” Yücel’in sözlerinin ardından 20 yıl geçti
ve Bizim Köy, hala bir başyapıt.
Makal’ın
Bizim Köy’ü, bugünü anlamak için düne bakabileceğimiz bir durak sanki. Onun
yarım asırı da geride bırakan köy tasvirlerine bakıp, bugünün insanlarını
anlamak mümkün. Hatta bugünle yüzleşmek için fırsat da sunuyor Makal. Bizim
Köy, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çelişkileri güncelliği ile bugüne
taşıyor. Tüketme alışkanlıklarımıza utanma hissini verebilecek nadir bir
çalışma…
“Köyde
görülecek ne var yahu, altı toprak, üstü toprak dört köşe evler”* diyen Kemal Tahir’lerden,
günümüze kadar çok kişi köylerimize, köylerinize “sırtını dönmüş/ dönüyor”
olabilir. Ama insanlık o köylerde yaşanan garibanlıklarla yüzleşmediği sürece,
bugün yaşanan garibanlıkların da bitmeyeceği gün gibi ortada duruyor.
Mesela
Makal, köylünün dilinden şöyle sesleniyor bizlere: “Hökümet işi hep böyle olur
yavu, bilmez misiniz? Hökümetin ettiği hayır, ürküttüğü kurbağaya değmez”
Ve
bir başka yerde de yüreğinin orta yerinde duyduğu sızıyı şöyle anlatıyor:
“Şimdi büyük kentlerde radyolar çalıyordu. Lokantalar, kahveler doluydu.
Karınlar toktu, keyifler yerindeydi. Şimdi “Vatan… Millet… Sakarya…” diye
söylevler çekiliyordu. Kim bilir nerelerde, köy davasının hızlı adımlarla
ilerlediğini anlatıyordu belki bir konuşmacı… Ve kara kuvvet koşar adımlarla
yolunda yürüyordu. Kimsenin haberi yoktu bundan, kimsenin umurunda değildi bu…”
"Bilmek
yanmakmış büsbütün"
İç
konuşmalarını okurla paylaşmaktan çekinmiyor Mahmut Makal: “Şimdi köyde, böyle
üzüntülerden habersiz, rahat rahat oturan kardeşlerimi düşünüyorum da, acaba şu
okumak dedikleri şey, dertsiz başa dert midir diyorum kendi kendime. Tevekkeli,
Tarancı dememiş mi: “Bilmek yanmakmış büsbütün!”
Mahmut
Makal, köylük yerde yokluk içinde bir eğitim neferi. Sonraları yazdıkları
nedeniyle tutuklandığı da oluyor… Köhne okullarının duvarının yıkılışını
anlatırken kıssadan hisseler veriyor, bugünün korkularını da anlatıyor;
“Hoca’nın cüppesini havalansın diye ipe sermişler. Derken şiddetli bir yel,
estiği gibi cüppeyi alıp götürmüş. Hoca “Şükür ya Rabbi!” diye dua etmeye
başlayınca karısı, “Ayol, niye dua edersin?” diye sormuş. “A hatun, ben de
içinde olsaydım, halim nice olurdu?” demiş. Bizimkisi de o hesap. Ya duvar
göçerken biz altında olsaydık? Ucuz kurtulduğumuza şükredelim.”
18
yaşındaki o genç öğretmenin 1950 yılında yazdıklarına bugün yürekten bakınca,
dünü değil bugünü göreceksiniz.
İyi
okumalar…(NŞ/NV)
*
‘Beş Romancı Tartışıyor’dan aktaran, Adnan Binyazar.
**
Mahmut Makal, Bizim Köy, Literatür Yayınları, Eylül 2014 (19. Baskı), 166
sayfa.
Nazife
Şimşek
İstanbul
- BİA Haber Merkezi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























































































